başarısız bir çeviri denemesi

⊆ 1:30 PM by Gökhan Toka | ˜ 0 comments »

Alfabetik Sıraya Göre Düzenlenmiş İlk Bin Sayı

Claude Closky



Sekiz, sekiz yüz, sekiz yüz sekiz, sekiz yüz
on sekiz, sekiz yüz seksen, sekiz yüz seksen-sekiz,
sekiz yüz seksen-beş, sekiz yüz seksen-dört, sekiz
yüz seksen-dokuz, sekiz yüz seksen-bir, sekiz
yüz seksen-yedi, sekiz yüz seksen-altı, sekiz
yüz seksen-üç, sekiz yüz seksen-iki, sekiz
yüz on bir, sekiz yüz on beş, sekiz yüz
elli, sekiz yüz elli-sekiz, sekiz yüz elli-beş, sekiz
yüz elli-dört, sekiz yüz elli-dokuz, sekiz yüz
elli-bir, sekiz yüz elli-yedi, sekiz yüz elli-
altı, sekiz yüz elli-üç, sekiz yüz elli-iki, sekiz
yüz beş, sekiz yüz kırk, sekiz yüz kırk-
sekiz, sekiz yüz kırk-beş, sekiz yüz kırk-dört,
sekiz yüz kırk-dokuz, sekiz yüz kırk-bir, sekiz
yüz kırk-yedi, sekiz yüz kırk-altı, sekiz yüz
kırk-üç, sekiz yüz kırk-iki, sekiz yüz dört,
sekiz yüz on dört, sekiz yüz dokuz, sekiz yüz
on dokuz, sekiz yüz doksan, sekiz yüz doksan-
sekiz, sekiz yüz doksan-beş, sekiz yüz doksan-dört,
sekiz yüz doksan-dokuz, sekiz yüz doksan-bir, sekiz
yüz doksan-yedi, sekiz yüz doksan-altı, sekiz
yüz doksan-üç, sekiz yüz doksan-iki, sekiz
yüz bir, sekiz yüz yedi, sekiz yüz
on yedi, sekiz yüz yetmiş, sekiz yüz yetmiş-
sekiz, sekiz yüz yetmiş-beş, sekiz yüz yetmiş-
dört, sekiz yüz yetmiş-dokuz, sekiz yüz yetmiş-
bir, sekiz yüz yetmiş-yedi, sekiz yüz yetmiş-
altı, sekiz yüz yetmiş-üç, sekiz yüz yetmiş-
iki, sekiz yüz altı, sekiz yüz on altı, sekiz yüz
altmış, sekiz yüz altmış-sekiz, sekiz yüz altmış-beş,
sekiz yüz altmış-dört, sekiz yüz altmış-dokuz, sekiz
yüz altmış-bir, sekiz yüz altmış-yedi, sekiz yüz
altmış-altı, sekiz yüz altmış-üç, sekiz yüz altmış-
iki, sekiz yüz on, sekiz yüz on üç, sekiz
yüz otuz, sekiz yüz otuz-sekiz, sekiz yüz
otuz-beş, sekiz yüz otuz-dört, sekiz yüz otuz-
dokuz, sekiz yüz otuz-bir, sekiz yüz otuz-yedi,
sekiz yüz otuz-altı, sekiz yüz otuz-üç, sekiz
yüz otuz-iki, sekiz yüz üç, sekiz yüz
on iki, sekiz yüz yirmi, sekiz yüz yirmi-sekiz,
sekiz yüz yirmi-beş, sekiz yüz yirmi-dört, sekiz
yüz yirmi-dokuz, sekiz yüz yirmi-bir, sekiz
yüz yirmi-yedi, sekiz yüz yirmi-altı, sekiz
yüz yirmi-üç, sekiz yüz yirmi-iki, sekiz
yüz iki, on sekiz, seksen, seksen-sekiz, seksen-beş, seksen-
dört, seksen-dokuz, seksen-bir, seksen-yedi, seksen-altı, seksen-üç,
seksen-iki, on bir, on beş, elli, elli-sekiz, elli-beş, elli-dört, elli-
dokuz, elli-bir, elli-yedi, elli-altı, elli-üç, elli-iki, beş, beş
yüz, beş yüz sekiz, beş yüz on sekiz, beş
yüz seksen, beş yüz seksen-sekiz, beş yüz
seksen-beş, beş yüz seksen-dört, beş yüz seksen-
dokuz, beş yüz seksen-bir, beş yüz seksen-yedi,
beş yüz seksen-altı, beş yüz seksen-üç, beş
yüz seksen-iki, beş yüz on bir, beş yüz
on beş, beş yüz elli, beş yüz elli-sekiz, beş
yüz elli-beş, beş yüz elli-dört, beş yüz
elli-dokuz, beş yüz elli-bir, beş yüz elli-yedi,
beş yüz elli-altı, beş yüz elli-üç, beş yüz
elli-iki, beş yüz beş, beş yüz kırk, beş
yüz kırk-sekiz, beş yüz kırk-beş, beş yüz
kırk-dört, beş yüz kırk-dokuz, beş yüz kırk-
bir, beş yüz kırk-yedi, beş yüz kırk-altı, beş
yüz kırk-üç, beş yüz kırk-iki, beş yüz
dört, beş yüz on dört, beş yüz dokuz, beş
yüz on dokuz, beş yüz doksan, beş yüz
doksan-sekiz, beş yüz doksan-beş, beş yüz doksan-
dört, beş yüz doksan-dokuz, beş yüz doksan-bir, beş
yüz doksan-yedi, beş yüz doksan-altı, beş yüz
doksan-üç, beş yüz doksan-iki, beş yüz bir,
beş yüz yedi, beş yüz on yedi, beş yüz
yetmiş, beş yüz yetmiş-sekiz, beş yüz
yetmiş-beş, beş yüz yetmiş-dört, beş yüz
yetmiş-dokuz, beş yüz yetmiş-bir, beş yüz
yetmiş-yedi, beş yüz yetmiş-altı, beş yüz
yetmiş-üç, beş yüz yetmiş-iki, beş yüz altı,
beş yüz on altı, beş yüz altmış, beş yüz
altmış-sekiz, beş yüz altmış-beş, beş yüz altmış-dört,
beş yüz altmış-dokuz, beş yüz altmış-bir, beş yüz
altmış-yedi, beş yüz altmış-altı, beş yüz altmış-
üç, beş yüz altmış-iki, beş yüz on, beş yüz
on üç, beş yüz otuz, beş yüz otuz-sekiz,
beş yüz otuz-beş, beş yüz otuz - dört, beş
yüz otuz-dokuz, beş yüz otuz-bir, beş yüz
otuz-yedi, beş yüz otuz-altı, beş yüz otuz-
üç, beş yüz otuz-iki, beş yüz üç, beş
yüz on iki, beş yüz yirmi, beş yüz
yirmi-sekiz, beş yüz yirmi-beş, beş yüz yirmi-
dört, beş yüz yirmi-dokuz, beş yüz yirmi-bir, beş
yüz yirmi-yedi, beş yüz yirmi-altı, beş
yüz yirmi-üç, beş yüz yirmi-iki, beş
yüz iki, kırk, kırk-sekiz, kırk-beş, kırk-dört, kırk-dokuz,
kırk-bir, kırk-yedi, kırk-altı, kırk- üç, kırk-iki, dört, dört
yüz, dört yüz sekiz, dört yüz on sekiz, dört
yüz seksen, dört yüz seksen-sekiz, dört yüz
seksen-beş, dört yüz seksen-dört, dört yüz seksen-
dokuz, dört yüz seksen-bir, dört yüz seksen-yedi,
dört yüz seksen-altı, dört yüz seksen-üç, dört
yüz seksen-iki, dört yüz on bir, dört yüz
on beş, dört yüz elli, dört yüz elli-sekiz, dört
yüz elli-beş, dört yüz elli-dört, dört yüz
elli-dokuz, dört yüz elli-bir, dört yüz elli-yedi,
dört yüz elli-altı, dört yüz elli-üç, dört yüz
elli-iki, dört yüz beş, dört yüz kırk, dört
yüz kırk-sekiz, dört yüz kırk-beş, dört yüz
kırk-dört, dört yüz kırk-dokuz, dört yüz kırk-
bir, dört yüz kırk-yedi, dört yüz kırk-altı, dört
yüz kırk-üç, dört yüz kırk-iki, dört yüz
dört, dört yüz on dört, dört yüz dokuz, dört
yüz on dokuz, dört yüz doksan, dört yüz
doksan-sekiz, dört yüz doksan-beş, dört yüz doksan-
dört, dört yüz doksan-dokuz, dört yüz doksan-bir,
dört yüz doksan-yedi, dört yüz doksan-altı, dört
yüz doksan-üç, dört yüz doksan-iki, dört
yüz bir, dört yüz yedi, dört yüz
on yedi, dört yüz yetmiş, dört yüz yetmiş-
sekiz, dört yüz yetmiş-beş, dört yüz yetmiş-dört,
dört yüz yetmiş-dokuz, dört yüz yetmiş-bir, dört
yüz yetmiş-yedi, dört yüz yetmiş-altı, dört
yüz yetmiş-üç, dört yüz yetmiş-iki, dört
yüz altı, dört yüz on altı, dört yüz altmış,
dört yüz altmış-sekiz, dört yüz altmış-beş, dört
yüz altmış-dört, dört yüz altmış-dokuz, dört yüz
altmış-bir, dört yüz altmış-yedi, dört yüz altmış-
altı, dört yüz altmış-üç, dört yüz altmış-iki, dört
yüz on, dört yüz on üç, dört yüz otuz,
dört yüz otuz-sekiz, dört yüz otuz-beş, dört
yüz otuz-dört, dört yüz otuz-dokuz, dört yüz
otuz-bir, dört yüz otuz-yedi, dört yüz
otuz-altı, dört yüz otuz-üç, dört yüz otuz-iki,
dört yüz üç, dört yüz on iki, dört yüz
yirmi, dört yüz yirmi-sekiz, dört yüz yirmi-beş,
dört yüz yirmi-dört, dört yüz yirmi-dokuz, dört
yüz yirmi-bir, dört yüz yirmi-yedi, dört
yüz yirmi-altı, dört yüz yirmi-üç, dört
yüz yirmi-iki, dört yüz iki, on dört, dokuz, dokuz
yüz, dokuz yüz sekiz, dokuz yüz on sekiz, dokuz
yüz seksen, dokuz yüz seksen-sekiz, dokuz yüz
seksen-beş, dokuz yüz seksen-dört, dokuz yüz
seksen-dokuz, dokuz yüz seksen-bir, dokuz yüz seksen-
yedi, dokuz yüz seksen-altı, dokuz yüz seksen-üç,
dokuz yüz seksen-iki, dokuz yüz on bir, dokuz
yüz on beş, dokuz yüz elli, dokuz yüz elli-
sekiz, dokuz yüz elli-beş, dokuz yüz elli-dört, dokuz
yüz elli-dokuz, dokuz yüz elli-bir, dokuz yüz
elli-yedi, dokuz yüz elli-altı, dokuz yüz elli-üç,
dokuz yüz elli-iki, dokuz yüz beş, dokuz yüz
kırk, dokuz yüz kırk-sekiz, dokuz yüz kırk-beş, dokuz
yüz kırk-dört, dokuz yüz kırk-dokuz, dokuz yüz
kırk-bir, dokuz yüz kırk-yedi, dokuz yüz kırk-
altı, dokuz yüz kırk-üç, dokuz yüz kırk-iki, dokuz
yüz dört, dokuz yüz on dört, dokuz yüz
dokuz, dokuz yüz on dokuz, dokuz yüz doksan, dokuz
yüz doksan-sekiz, dokuz yüz doksan-beş, dokuz
yüz doksan-dört, dokuz yüz doksan-dokuz, dokuz
yüz doksan-bir, dokuz yüz doksan-yedi, dokuz
yüz doksan-altı, dokuz yüz doksan-üç, dokuz yüz
doksan-iki, dokuz yüz bir, dokuz yüz yedi, dokuz
yüz on yedi, dokuz yüz yetmiş, dokuz yüz
yetmiş-sekiz, dokuz yüz yetmiş-beş, dokuz yüz
yetmiş-dört, dokuz yüz yetmiş-dokuz, dokuz yüz
yetmiş-bir, dokuz yüz yetmiş-yedi, dokuz yüz
yetmiş-altı, dokuz yüz yetmiş-üç, dokuz yüz
yetmiş-iki, dokuz yüz altı, dokuz yüz on altı, dokuz
yüz altmış, dokuz yüz altmış-sekiz, dokuz yüz
altmış-beş, dokuz yüz altmış-dört, dokuz yüz altmış-dokuz,
dokuz yüz altmış-bir, dokuz yüz altmış-yedi, dokuz
yüz altmış-altı, dokuz yüz altmış-üç, dokuz yüz
altmış-iki, dokuz yüz on, dokuz yüz on üç, dokuz
yüz otuz, dokuz yüz otuz-sekiz, dokuz yüz
otuz-beş, dokuz yüz otuz-dört, dokuz yüz otuz-dokuz,
dokuz yüz otuz-bir, dokuz yüz otuz-yedi, dokuz
yüz otuz-altı, dokuz yüz otuz-üç, dokuz yüz
otuz-iki, dokuz yüz üç, dokuz yüz on iki,
dokuz yüz yirmi, dokuz yüz yirmi-sekiz, dokuz
yüz yirmi-beş, dokuz yüz yirmi-dört, dokuz
yüz yirmi-dokuz, dokuz yüz yirmi-bir, dokuz
yüz yirmi-yedi, dokuz yüz yirmi-altı, dokuz
yüz yirmi-üç, dokuz yüz yirmi-iki, dokuz
yüz iki, on dokuz, doksan, doksan-sekiz, doksan-beş, doksan-
dört, doksan-dokuz, doksan-bir, doksan-yedi, doksan-altı, doksan-üç,
doksan-iki, bir, yüz, yüz sekiz, yüz
on sekiz, yüz seksen, yüz seksen-sekiz,
yüz seksen-beş, yüz seksen-dört, bir
yüz seksen-dokuz, yüz seksen-bir, yüz
seksen-yedi, yüz seksen-altı, yüz
seksen-üç, yüz seksen-iki, yüz on bir,
yüz on beş, yüz elli, yüz
elli-sekiz, yüz elli-beş, yüz elli-dört, bir
yüz elli-dokuz, yüz elli-bir, yüz
elli-yedi, yüz elli-altı, yüz elli-üç,
yüz elli-iki, yüz beş, yüz
kırk, yüz kırk-sekiz, yüz kırk-beş, bir
yüz kırk-dört, yüz kırk-dokuz, yüz
kırk-bir, yüz kırk-yedi, yüz kırk-
altı, yüz kırk-üç, yüz kırk-iki, bir
yüz dört, yüz on dört, yüz dokuz,
yüz on dokuz, yüz doksan, yüz
doksan-sekiz, yüz doksan-beş, yüz
doksan-dört, yüz doksan-dokuz, yüz doksan-
bir, yüz doksan-yedi, yüz doksan-altı, bir
yüz doksan-üç, yüz doksan-iki, yüz
bir, yüz yedi, yüz on yedi, bir
yüz yetmiş, yüz yetmiş-sekiz, yüz
yetmiş-beş, yüz yetmiş-dört, yüz
yetmiş-dokuz, yüz yetmiş-bir, yüz
yetmiş-yedi, yüz yetmiş-altı, yüz
yetmiş-üç, yüz yetmiş-iki, yüz altı,
yüz on altı, yüz altmış, yüz
altmış-sekiz, yüz altmış-beş, yüz altmış-dört,
yüz altmış-dokuz, yüz altmış-bir, yüz
altmış-yedi, yüz altmış-altı, yüz altmış-
üç, yüz altmış-iki, yüz on, yüz
on üç, yüz otuz, yüz otuz-sekiz,
yüz otuz-beş, yüz otuz - dört, bir
yüz otuz-dokuz, yüz otuz-bir, yüz
otuz-yedi, yüz otuz-altı, yüz otuz-
üç, yüz otuz-iki, yüz üç, bir
yüz on iki, yüz yirmi, yüz
yirmi-sekiz, yüz yirmi-beş, yüz yirmi-
dört, yüz yirmi-dokuz, yüz yirmi-bir,
yüz yirmi-yedi, yüz yirmi-altı, bir
yüz yirmi-üç, yüz yirmi-iki, bir
yüz iki, bin, yedi, yedi yüz, yedi
yüz sekiz, yedi yüz on sekiz, yedi yüz
seksen, yedi yüz seksen-sekiz, yedi yüz seksen-
beş, yedi yüz seksen-dört, yedi yüz seksen-dokuz,
yedi yüz seksen-bir, yedi yüz seksen-yedi,
yedi yüz seksen-altı, yedi yüz seksen-üç,
yedi yüz seksen-iki, yedi yüz on bir, yedi
yüz on beş, yedi yüz elli, yedi yüz
elli-sekiz, yedi yüz elli-beş, yedi yüz elli-dört,
yedi yüz elli-dokuz, yedi yüz elli-bir, yedi
yüz elli-yedi, yedi yüz elli-altı, yedi yüz
elli-üç, yedi yüz elli-iki, yedi yüz beş,
yedi yüz kırk, yedi yüz kırk-sekiz, yedi
yüz kırk-beş, yedi yüz kırk-dört, yedi yüz
kırk-dokuz, yedi yüz kırk-bir, yedi yüz
kırk-yedi, yedi yüz kırk-altı, yedi yüz kırk-
üç, yedi yüz kırk-iki, yedi yüz dört, yedi
yüz on dört, yedi yüz dokuz, yedi yüz
on dokuz, yedi yüz doksan, yedi yüz doksan-sekiz,
yedi yüz doksan-beş, yedi yüz doksan-dört, yedi
yüz doksan-dokuz, yedi yüz doksan-bir, yedi
yüz doksan-yedi, yedi yüz doksan-altı, yedi
yüz doksan-üç, yedi yüz doksan-iki, yedi
yüz bir, yedi yüz yedi, yedi yüz
on yedi, yedi yüz yetmiş, yedi yüz yetmiş-
sekiz, yedi yüz yetmiş-beş, yedi yüz yetmiş-
dört, yedi yüz yetmiş-dokuz, yedi yüz yetmiş-
bir, yedi yüz yetmiş-yedi, yedi yüz yetmiş-
altı, yedi yüz yetmiş-üç, yedi yüz yetmiş-
iki, yedi yüz altı, yedi yüz on altı, yedi
yüz altmış, yedi yüz altmış-sekiz, yedi yüz
altmış-beş, yedi yüz altmış-dört, yedi yüz
altmış-dokuz, yedi yüz altmış-bir, yedi yüz altmış-
yedi, yedi yüz altmış-altı, yedi yüz altmış-üç,
yedi yüz altmış-iki, yedi yüz on, yedi yüz
on üç, yedi yüz otuz, yedi yüz otuz-
sekiz, yedi yüz otuz-beş, yedi yüz otuz-dört,
yedi yüz otuz-dokuz, yedi yüz otuz-bir, yedi
yüz otuz-yedi, yedi yüz otuz-altı, yedi
yüz otuz - üç, yedi yüz otuz-iki, yedi
yüz üç, yedi yüz on iki, yedi yüz
yirmi, yedi yüz yirmi-sekiz, yedi yüz yirmi-
beş, yedi yüz yirmi-dört, yedi yüz yirmi-
dokuz, yedi yüz yirmi-bir, yedi yüz yirmi-
yedi, yedi yüz yirmi-altı, yedi yüz yirmi-
üç, yedi yüz yirmi-iki, yedi yüz iki,
on yedi, yetmiş, yetmiş-sekiz, yetmiş-beş, yetmiş-dört,
yetmiş-dokuz, yetmiş-bir, yetmiş-yedi, yetmiş-altı, yetmiş-
üç, yetmiş-iki, altı, altı yüz, altı yüz sekiz, altı
yüz on sekiz, altı yüz seksen, altı yüz
seksen-sekiz, altı yüz seksen-beş, altı yüz seksen-
dört, altı yüz seksen-dokuz, altı yüz seksen-bir, altı
yüz seksen-yedi, altı yüz seksen-altı, altı yüz
seksen-üç, altı yüz seksen-iki, altı yüz
on bir, altı yüz on beş, altı yüz elli, altı yüz
elli-sekiz, altı yüz elli-beş, altı yüz elli-dört,
altı yüz elli-dokuz, altı yüz elli-bir, altı yüz
elli-yedi, altı yüz elli-altı, altı yüz elli-üç, altı
yüz elli-iki, altı yüz beş, altı yüz kırk,
altı yüz kırk-sekiz, altı yüz kırk-beş, altı yüz
kırk-dört, altı yüz kırk-dokuz, altı yüz kırk-bir,
altı yüz kırk-yedi, altı yüz kırk-altı, altı yüz
kırk-üç, altı yüz kırk-iki, altı yüz dört, altı
yüz on dört, altı yüz dokuz, altı yüz
on dokuz, altı yüz doksan, altı yüz doksan-sekiz, altı
yüz doksan-beş, altı yüz doksan-dört, altı yüz
doksan-dokuz, altı yüz doksan-bir, altı yüz doksan-
yedi, altı yüz doksan-altı, altı yüz doksan-üç, altı
yüz doksan-iki, altı yüz bir, altı yüz
yedi, altı yüz on yedi, altı yüz yetmiş, altı
yüz yetmiş-sekiz, altı yüz yetmiş-beş, altı
yüz yetmiş-dört, altı yüz yetmiş-dokuz, altı
yüz yetmiş-bir, altı yüz yetmiş-yedi, altı
yüz yetmiş-altı, altı yüz yetmiş-üç, altı yüz
yetmiş-iki, altı yüz altı, altı yüz on altı, altı
yüz altmış, altı yüz altmış-sekiz, altı yüz
altmış-beş, altı yüz altmış-dört, altı yüz altmış-dokuz, altı
yüz altmış-bir, altı yüz altmış-yedi, altı yüz
altmış-altı, altı yüz altmış-üç, altı yüz altmış-iki, altı
yüz on, altı yüz on üç, altı yüz otuz, altı
yüz otuz-sekiz, altı yüz otuz-beş, altı yüz
otuz-dört, altı yüz otuz-dokuz, altı yüz otuz-bir,
altı yüz otuz-yedi, altı yüz otuz-altı, altı yüz
otuz-üç, altı yüz otuz-iki, altı yüz üç,
altı yüz on iki, altı yüz yirmi, altı yüz
yirmi-sekiz, altı yüz yirmi-beş, altı yüz yirmi-
dört, altı yüz yirmi-dokuz, altı yüz yirmi-bir, altı
yüz yirmi-yedi, altı yüz yirmi-altı, altı yüz
yirmi-üç, altı yüz yirmi-iki, altı yüz iki,
on altı, altmış, altmış-sekiz, altmış-beş, altmış-dört, altmış-dokuz, altmış-bir,
altmış-yedi, altmış-altı, altmış-üç, altmış-iki, on, on üç, otuz,
otuz-sekiz, otuz-beş, otuz-dört, otuz-dokuz, otuz-bir, otuz-yedi,
otuz-altı, otuz-üç, otuz-iki, üç, üç yüz, üç yüz
sekiz, üç yüz on sekiz, üç yüz seksen,
üç yüz seksen-sekiz, üç yüz seksen-beş, üç
yüz seksen-dört, üç yüz seksen-dokuz, üç
yüz seksen-bir, üç yüz seksen-yedi, üç
yüz seksen-altı, üç yüz seksen-üç, üç
yüz seksen-iki, üç yüz on bir, üç yüz
on beş, üç yüz elli, üç yüz elli-sekiz,
üç yüz elli-beş, üç yüz elli-dört, üç
yüz elli-dokuz, üç yüz elli-bir, üç yüz
elli-yedi, üç yüz elli-altı, üç yüz elli-
üç, üç yüz elli-iki, üç yüz beş, üç
yüz kırk, üç yüz kırk-sekiz, üç yüz
kırk-beş, üç yüz kırk-dört, üç yüz kırk-dokuz,
üç yüz kırk-bir, üç yüz kırk-yedi, üç
yüz kırk-altı, üç yüz kırk-üç, üç yüz
kırk-iki, üç yüz dört, üç yüz on dört,
üç yüz dokuz, üç yüz on dokuz, üç yüz
doksan, üç yüz doksan-sekiz, üç yüz
doksan-beş, üç yüz doksan-dört, üç yüz doksan-
dokuz, üç yüz doksan-bir, üç yüz doksan-yedi,
üç yüz doksan-altı, üç yüz doksan-üç, üç
yüz doksan-iki, üç yüz bir, üç yüz
yedi, üç yüz on yedi, üç yüz yetmiş,
üç yüz yetmiş-sekiz, üç yüz yetmiş-beş,
üç yüz yetmiş-dört, üç yüz yetmiş-dokuz,
üç yüz yetmiş-bir, üç yüz yetmiş-yedi,
üç yüz yetmiş-altı, üç yüz yetmiş-üç,
üç yüz yetmiş-iki, üç yüz altı, üç
yüz on altı, üç yüz altmış, üç yüz
altmış-sekiz, üç yüz altmış-beş, üç yüz altmış-
dört, üç yüz altmış-dokuz, üç yüz altmış-bir,
üç yüz altmış-yedi, üç yüz altmış-altı, üç
yüz altmış-üç, üç yüz altmış-iki, üç yüz
on, üç yüz on üç, üç yüz otuz, üç
yüz otuz-sekiz, üç yüz otuz-beş, üç
yüz otuz-dört, üç yüz otuz-dokuz, üç yüz
otuz-bir, üç yüz otuz-yedi, üç yüz
otuz-altı, üç yüz otuz-üç, üç yüz otuz-
iki, üç yüz üç, üç yüz on iki, üç
yüz yirmi, üç yüz yirmi-sekiz, üç yüz
yirmi-beş, üç yüz yirmi-dört, üç yüz
yirmi-dokuz, üç yüz yirmi-bir, üç yüz
yirmi-yedi, üç yüz yirmi-altı, üç yüz
yirmi-üç, üç yüz yirmi-iki, üç yüz iki,
on iki, yirmi, yirmi-sekiz, yirmi-beş, yirmi-dört, yirmi-dokuz,
yirmi-bir, yirmi-yedi, yirmi-altı, yirmi-üç, yirmi-iki, iki,
iki yüz, iki yüz sekiz, iki yüz on sekiz, iki
yüz seksen, iki yüz seksen-sekiz, iki yüz
seksen-beş, iki yüz seksen-dört, iki yüz seksen-
dokuz, iki yüz seksen-bir, iki yüz seksen-yedi,
iki yüz seksen-altı, iki yüz seksen-üç, iki
yüz seksen-iki, iki yüz on bir, iki yüz
on beş, iki yüz elli, iki yüz elli-sekiz, iki
yüz elli-beş, iki yüz elli-dört, iki yüz
elli-dokuz, iki yüz elli-bir, iki yüz elli-yedi,
iki yüz elli-altı, iki yüz elli-üç, iki yüz
elli-iki, iki yüz beş, iki yüz kırk, iki
yüz kırk-sekiz, iki yüz kırk-beş, iki yüz
kırk-dört, iki yüz kırk-dokuz, iki yüz kırk-
bir, iki yüz kırk-yedi, iki yüz kırk-altı, iki
yüz kırk-üç, iki yüz kırk-iki, iki yüz
dört, iki yüz on dört, iki yüz dokuz, iki
yüz on dokuz, iki yüz doksan, iki yüz
doksan-sekiz, iki yüz doksan-beş, iki yüz doksan-
dört, iki yüz doksan-dokuz, iki yüz doksan-bir, iki
yüz doksan-yedi, iki yüz doksan-altı, iki yüz
doksan-üç, iki yüz doksan-iki, iki yüz bir,
iki yüz yedi, iki yüz on yedi, iki yüz
yetmiş, iki yüz yetmiş-sekiz, iki yüz
yetmiş-beş, iki yüz yetmiş-dört, iki yüz
yetmiş-dokuz, iki yüz yetmiş-bir, iki yüz
yetmiş-yedi, iki yüz yetmiş-altı, iki yüz
yetmiş-üç, iki yüz yetmiş-iki, iki yüz altı,
iki yüz on altı, iki yüz altmış, iki yüz
altmış-sekiz, iki yüz altmış-beş, iki yüz altmış-dört,
iki yüz altmış-dokuz, iki yüz altmış-bir, iki yüz
altmış-yedi, iki yüz altmış-altı, iki yüz altmış-
üç, iki yüz altmış-iki, iki yüz on, iki yüz
on üç, iki yüz otuz, iki yüz otuz-sekiz,
iki yüz otuz-beş, iki yüz otuz - dört, iki
yüz otuz-dokuz, iki yüz otuz-bir, iki yüz
otuz-yedi, iki yüz otuz-altı, iki yüz otuz-
üç, iki yüz otuz-iki, iki yüz üç, iki
yüz on iki, iki yüz yirmi, iki yüz
yirmi-sekiz, iki yüz yirmi-beş, iki yüz yirmi-
dört, iki yüz yirmi-dokuz, iki yüz yirmi-bir,
iki yüz yirmi-yedi, iki yüz yirmi-altı, iki
yüz yirmi-üç, iki yüz yirmi-iki, iki
yüz iki.

İngilizceden Çeviren: Gökhan Toka


granülomatoz reaksiyon*

⊆ 12:55 PM by Gökhan Toka | . | ˜ 1 comments »

Banyoya giriyorsun. On gündür ilk defa oluyor bu. On gündür vücuduna su değmedi. Bugüne varıncaya kadar ancak toplayabildin ürpermek için cesaretini. Günler büyükçe damlalar gibi biriktiler kovanın içinde, tabanında benim yüzüm. On gün, on damla ve şimdi bulanığım ve ancak işte şimdi doldu. Bir güne daha yer yok. Doldu, bulanığım ve olduğumdan daha büyüğüm. Ben, ben değilim artık daha fazla. Ben büyütecin ardındaki puluyum hatıranın. Dilinde unutulmuş ekşi bir tat. Vücudunda ekşi koku. Hafızan beni unutmak için yeterince büyük değil. Yeterince derin değilsin. Balçığa dönüşüyorsun. Kötü kokuyorsun. Banyo yapacaksın.

Su vücuduna değiyor, ürpermeyi beklerken aslında hiç aşınmayacak bir taş heykel olduğunu fark ediyorsun. Çok geç dönem bir taklidisin o antik mutlu ve pürüzsüz zamanların. Kıvrımların ustalığını kaybetmiş hoyrat ellerinin egemenliğinde. Su üzerinden yol alamıyor, su üzerinden dökülüyor, kenarlarından düşüyor. Vücudunun köşelerinden fayans zemine damlıyor zaman. İlerlemiyor. Bakışların da takılıyor şimdi köşelerine, su değmeyen, suyu bekleyen saçak altlarına vücudunun. Gözlerinde güneşin altında can çekişen bir susuz balık bakışı. Gözlerinde kuru ağların. Kurak ormanların. Kuruyup dökülmüş, üst üste çürüyen yaprakların.

Tıraş oluyorsun. Aylardır ilk defa oluyor bu. Tıraş ediyorsun kasıklarındaki tüyleri, ama bugün gelecek olan ben değilim, biliyorsun. Bugün annen gelecek. Uzak, çok uzak bir yoldan seni koklamaya gelecek. Ağlamak istediğinde hızlı adımlarda onun olmadığı karanlık odalara yürümen gerekecek, başın önde ve sessiz. Her seferinde on adımın olacak. Nerde olursan ol, on adımda çökeceksin dizlerinin üzerine. On adımda ağlayacaksın. Onu bunun için çağırdın, bunu da biliyorsun. Ağlamak için senden habersiz bir aynaya bakmaya ihtiyacın var. Onun yüzüne bakacaksın, gözlerindeki gülümsemeye, o gülüşte ben gitmeden önceki seni göreceksin. On adımın olacak işte tam o anda. Karanlık bir odaya doğru on adım atacaksın.

Canın yanıyor. Bir küçük kandamlası suya rengin de var olduğunu fısıldıyor gizliden gizliye. Benlerinden birine takılmış olmalı bıçak. Ama hayır. Orada bir benin yok. Parmağınla dokunuyorsun yavaşça. Küçük, etten bir çakıl taşı. Önce kaşınır gibi ilk dokunduğunda. Kaşımak istediğinde, parmağını bastırdığında acıyor. O bir mantar. Lütfen öyle hastalıklı bakma. Bizim değil o, senin, on günlük yalnızlığının ve inkarının meyvesi. Bütünüyle senin.

Ona dokunmak beni düşünmek gibi. Ona dokunmak, onu kaşımak istiyorsun. Ama ona dokundukça acıyorsun. Beni düşünüyor, ona dokunuyorsun.

Banyodan çıktın. Saçlarını kurutuyorsun. Temiz pantolonunda güzel kokan vahalar çiçek açıyor. Kötü kokmuyorsun artık. Yine de yeter değil. İçine bir yerlere, kuytularına saklandı sanki şimdi geri dönmeyecek oluşumun inkarı. Sen en son ne zaman yemek yedin? Vücudunun mahzenlerindeki seslere kulak veriyorsun. Midende bir boşluk. Saate bakıyorsun. Annenin gelmesine daha dört saat var. Yavaş adımlarda mutfağa gidiyorsun. Hareketlerin ürkek, kopuksun. Ama rahat ol, seni anlıyorum. Yapmak istediğin hatıraya bir saygısızlık değil. Sadece bir tabak makarna. Hepsi o. Sen bir tabak makarna yemek istiyorsun.

Yağsız ve tuzsuz oluyor, öyle uygun buluyorsun. İçecek bir şeyin umuduyla dolaba bakıyorsun. Meyve suyu, bozulmuş. Gazı kaçmış, şişenin dibinde bir parmak gazoz. Hayır. Daha derine bakıyorsun ve... En dipte... En alt rafta beni görüyorsun. Bir tabağın içinde kuruyup, büzülüp kararmışım. Benden geriye kalanlar. Hepsi bu.

Elinde ben varım. Gözlerin çöpe uzanıyor. Elin hareketsiz. Bu bir tabak makarna yemek gibi değil. Affedilemeyecek bir günah işlemek üzeresin. Şimdi beni o çöpe atarsan... Sen bu dine inancını tamamen kaybedeceksin. Kötü kokan benim artık. Burnuna çarpıyorum. Gözlerin çöpten geri dönerken, boştaki elin tavaya uzanıyor.

Tavada iyice küçülüyorum, iyice kararıyorum. Kokum her yeri kaplıyor. Simsiyahım. Pişip pişmediğimi bile anlayamıyorsun. Gözlerin bomboş sadece bana bakıyor. Hiçbirşey beklemiyorsun. Tavada kıvranan kalıntılarıma bakıp, ardına dek açtığın gözlerinle kokumu soluyorsun. Beni bir tabak makarnanın üzerine boca ediyorsun. Beyaz bir tepenin üzerinde simsiyah mezar taşları çiçekleniyor.

Televizyonun karşısına oturup beni yiyorsun. Kokum dayanılmaz. Ama ağzında dağılıyorum hemen. Bu seni şaşırtıyor. Tadımın da berbat olacağını, kendini böyle cezalandıracağını düşündün belki de. Ama hayır. Tadım fena değil. Beni yerken keyif alır gibi oluyorsun. İşte bu seni daha kötü yapıyor. Çünkü birazdan biteceğim. Çünkü benden çok fazla yok. Vazgeçmiyorsun, yavaşlamıyorsun da. Beni yiyorsun tamamen, son lokmama kadar. Yapabileceğin tek şey bu.

Televizyon seni sıkıyor. Kitap okumaya çalışıyorsun. Ama nedense hep satırların aralarındaki boşluklara kaçıyor bakışların. Boşluğu okumak istiyorsun. Bunu yapamazsın. O yüzden kalkıp bir fosforlu kalem buluyorsun bir yerden. Bunu çok sık yapmazsın ama şimdi yapacaksın. Kırmızı renkte bir fosforlu kalem. Satırların üzerini çiziyorsun. Oto yol şeritleri gibi. Refüjler. Bakışlarını yolunda tutmak için. Ama ya düşünceler? Onları tutamazsın. Bir süre daha okumaya çalışıyorsun. Sonra bakışların, önündeki bitmek bilmez şeritleri tüketen, hafızasını kaybetmiş bir uzun yol şoförünün bakışlarına dönüşüyor. Nereye gittiğini biliyorsun ama ya nereden geldiğini? Bunu bilmiyorsun, bunu unutmak istiyor ve unutuyorsun. Gözlerin kapanıyor. Midende bir hareketlenme olur gibi. Gece yolculuğunda, bomboş bir yolda, direksiyon başında uykuya dalıyorsun.

Midende kramplarla ve acıyla uyanıyorsun. Kapı çalıyor. Karanlıktasın. Kalkmak istiyorsun, vücudun midenin üzerinde ikiye katlanıyor. Kapı çalıyor. Elin bacağına saldırıyor. Ağzının köşesinden ince, tiz bir nota sıçrıyor. Kontrolsüz. Kapı çalıyor. Canın acıyor. Güçlükle doğruluyorsun. Kapıya doğru sendeleyerek ilerliyorsun. Kapıda.

Annen. Yüzüne bakamıyorsun. Ayakkabılarında toz var. Hep aynı ayakkabılar. Hep aynı ses. İyi olup olmadığını soruyor giderek kalınlaşan bir ton. Yerde ayağının dibinde çantalar. Bakışlarının bir dakikadır acıyla değdiği kapının eşiğinin köşesinin hemen yanına düşüyorlar. Bir şey söyleyemiyorsun. Arkanı dönüyorsun yavaşça. Vücudun iki büklüm. Arkandan bağırıyor, küçükken sen oyun oynamaya kaçarken arkandan bağırdığı gibi. Ama sen artık oyun oynamıyorsun. Canın acıyor. Hızla yürüyorsun.

Bir.
İki.
Üç.
Dört.
Beş.
Altı.
Yedi.

Hepsi bu kadar. Yedi. Başka, daha güçlü bir tanrının önünde acıyla secdeye kapanıyorsun. Diz çöküyorsun. Onun kuralları daha basit. Çünkü canın acıyor. Başını uzatıyor ve klozetin içine kusuyorsun. Kasığındaki mantar pantolonuna sürtüyor. Ve canın acıyor. Beni kusuyorsun. Midende kasılmalar. Canın acıyor ve on gün önce senle birlikte aldığımız, kararıp kurumuş mantarlar beyaz bir bulamacın içinde klozetin içine akıyor. Annen tuvaletin kapısından sesleniyor. O anda her şey tamam oluyor. Gözlerinden yaş boşanıyor. On gündür ilk defa ağlıyorsun. Şimdi artık benim bir daha asla dönmeyeceğimi biliyorsun. Sağdaki yumruk olmuş eline bakıyorsun. İçinde kırmızı fosforlu kalemin. O eli kaldırıyor, beni kusuyor, annenin sesini dinliyor, ağlıyor, inancını tamamen kaybediyor ve hayatının ilk şiirini bir klozet kapağı üzerine kırmızı fosforlu kalemle yazıyorsun:

Seni seviyordum.

* Sıklıkla M. tuberculosis ve bazı mantarlar gibi inatçı mikroorganizmalara veya hızlı olarak fagosite edilemeyen parçacık antijenlerine cevapta ortaya çıkan, kronik gecikmiş tip aşırı duyarlılığın bir şekli.


iletişimde sufle dönemi

⊆ 12:54 PM by Gökhan Toka | . | ˜ 0 comments »

Vagon huzursuzdu, sarsıldı. Onca yıla ve onca sarsılışa rağmen adını bir türlü öğrenemediğim o kırık dökük istasyon bir kez daha geride kalmak üzere. Aklımın gözünde tek görebildiğim istasyonun tozlu ve eğri tabelasında “s” harfinin üzerindeki çatlak. Garsonun yorgun ve bıkkın yüzündeki gibi ama. Ancak çok dikkatli bakınca görülen bir çatlak. Buna rağmen istasyonun adını bilmek için yeterli değil. Garson gözlerime bir ara bakıyor ama aslında dışarıda, camın ardında bir şeye bakar gibi, trenin ardından koşan biri mi var? Sufle söyledim, Murat da biftek istedi. Garson uzaklaştıktan sonra “Burada iyi sufle yapamazlar” dedi.
- Nerden biliyorsun, sen trene binmezsin ki
- Eskiden...
- O zamanlar bizde trende yemek yiyecek para ne arardı, benim hatırladığım sürekli bayat kaşarlı sandviçler kemirdiğimiz
- Parasızlık zor

Bunu söylerken belki de yolculuğun başından beri ilk defa gözlerimin içine bakıyor. Öyle ciddi ve üzgün görünüyor ki içimden gülmek geliyor. Kafasını kurcalayan bir şeyler var gibi, çok huzursuz görünüyor. Üzerindeki takım elbise makyaja bulanmış steril ve kıskanç bir eş gibi vücudunu çepçevre kuşatmış, hareket etmesini ve konuşmasını engelliyor gibi. Üzerimdeki kot sevgilim, şu uzun yol boyunca bu kıskanç ve rüküş kadınla konuşacak bir şey bulamazsa aşındığı yerden patlayacak.

- Benden habersiz yemekliye girip sufle söyledinse bilemem tabi.
- Bu konuyu değiştirmek istiyorum, o günleri pek hatırlamak istemiyorum da.
- Hay allah, nasıl istersen. Kusura bakma, bilemezdim.

Gözünden bir damla yaş süzülüp yanağından aşağı seyahat ediyor. Sınıra geldiğinde diliyle durdurup pasaport kontrolü yapıyor. “Tuzlu, geç”. Birden gülmeye başlıyor, buymuş demek ki, o eski filmdeki yaratık gibi tuza ihtiyacı varmış. Niye güldüğünü bilmeden ben de olanca aptallığımla sırıtıyorum.

- Niye gülüyorsun?
- Ya, benim biraz sinirlerim bozuk da kusura bakma. Bugün sabah iş yerinde çok korkunç bir olay oldu.
- Anlatmak ister misin?
- Korkunç, çok korkunç.
- Tüh. Ben de yıllar sonra iyi bir nostalji olur, geçmişi de yerinde anarız diye düşünüp sevinmiştim. Anlaşılan kötü bir zamanda buluşmuşuz. Beni aradıktan sonra mı oldu? Eee Ankara’ya niye gidiyorsun?
- Hesap aktarımlarında bir hata olmuş. Bu işe yeni aldıkları patronun kardeşinin sevgilisi midir, metresi midir neyse işte o kız al sen bir milyon doları, Cüneyt Tandoğan diye, başka birinin hesabına...

Yan masadaki adamla göz göze geliyoruz. Adamın yüzü bir köpek cinsine benziyor ama adını bir türlü çıkaramıyorum. Kot pantolonum biraz daha sıkıştırıyor.

- Sen köpeklerden anlar mısın? Şu yandaki adam sence de köpeğe benzemiyor mu?
- Evet, öyle dedim ben de. Bu hatayı benim yaptığımı söyleyen köpek oğlu köpektir dedim. Yıllardır bankacılık yapıyorum ben, iyi günde kötü günde, krizde bile yaptım bu işi. Bu dediğiniz bana hakaret dedim. Bugün artık Murat Alakuş ismi bankacılık sektöründe bilinen bir isimse ben bu noktaya kolay gelmedim dedim..

Yandaki adam az ötedeki garsona el sallıyor sürekli ama garsonun onu gördüğü falan yok. Garson sürekli camın ardına, trenin peşi sıra koşan adama bakıyor. Köpek adam mızmızlanmaya başlıyor, yanakları daha da sarkıyor ama el sallamaktan da vazgeçmiyor. Cama dönüp el sallıyorum, yansımamı gören garson masamıza geliyor.

- Sufleniz henüz hazır değil.
- Bana değil, şu yandaki adama bakacaksınız. Bir saattir size el sallıyor.
- O masaya ben bakmıyorum.

Garson, yanı başında kendisine el sallayan adama aldırış etmeden eski yerine ve bakışına geri dönüyor. Adam hala el sallıyor, dudakların kenarlarında birikmiş salyalar var. Önüme bakıyorum, Murat Alakuş susmuş. Fırsattan istifade soruyorum, “Peki Ankara’ya niye gidiyorsun, hem de mesai vaktinde?”

- Sonra dedim ki kıza, “bak” dedim. Bu işte benim hiçbir payım yok, biliyorsun. Kendini kurtaracaksın diye benim adımı niye veriyorsun. Sen zaten torpillisin, kimse sana bir şey yapamaz. Ama niye ben? Bana garezin mi var?

Dışarıya bakıyorum. Ağaçların dalları camları yalamaktan usanmadan geçip gidiyorlar. Ağaçların ardında, uzakta bir köy görünüyor. Ufak bir açıklıkta köyün çocukları toplanmış oyun oynuyorlar. Bisikletli biri var galiba içlerinde, en önde, diğerleri onu kovalıyorlar. Çocuk çok hızlı süremiyor. Arkasındakiler iyice yaklaştıklarında çocuk daha fazla dayanamayıp bisikletten düşüyor. Garsonun yansıması onu yerde ağlar bırakıp mutfağa gidiyor. Kendimi terk edilmiş, yalnız, monologlarda esir düşmüş gibi hissediyorum.

- Kız susuyor. Baktım biraz daha yüklensem ağlayacak, sonra diğeri..
- Bir şey sorucam, sen beni duyuyor musun?
- ..içeri girdi, ona da aynı şekilde söyledim. Kendinizden utanın, bunu nasıl düşünürsünüz dedim. Bunu nasıl düşünürsünüz?!

Tuvalete gidebilirim mesela şu anda. Hiçbirşey değişmez. Hem üstelik belki biraz da olsa rahatlarım. Yoksa bu pantolon bu yolculuğa dayanmaz. Murat’ın ağzına bakıyorum. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış. Çıkarırmış. “Sufleniz geldi”.

Garson sufleyi önüme bırakıyor. Bifteği görünce Murat da susuyor. Ağzının kenarları beğenmez bir ifadeyle büzüşüyor. Eline bıçağı alıp bifteği bastırıyor, “Bu çok pişmiş”

- Tam kıvamında pişirdik efendim.
- Hayır böyle olmaz, bastırınca kan çıkmalı. Dedim, demedim mi?
- Haklısınız efendim, dediniz. Hemen hallediyorum.

Garson bifteği alıp köpek adamın önüne bırakıyor. Adam mutlu sesler çıkarıp bifteğe eğilirken Murat’a bakıyorum. Yüzünde mağrur bir ifadeyle elindeki bıçağa bakıyor. Önümdeki sufleye bir kaşık krema boca ediyorum. Ortasından çöküyor ve beyaz dudaklı karanlık bir ağız açılıyor. İçinden şekerli bir duman tıslayarak yükseliyor, “tıssssss”. İlk söylediği bu oluyor: “tısssss”

Tısssss diyorum.

- Her neyse, sonra kız hatasını kabul etti sonunda.
“Prsssssuuuii”

- Prssssuuuii.
- Evet Cüneyt ciğim, eninde sonunda anlaşılacaktı haklı olduğum. Benim zaten böyle amatörce bir hata yapmış olmamı nasıl düşünebildiler, benim bozulduğum nokta bu.
“Fiyyuuhh”

- Fiyyuuhh?
- Ankara’ya niye mi gidiyorum. Aslında sana söylemek istediğim nokta da buydu. Aslında niyetim Ankara’ya gitmek değildi..
“Nyyeeeeeyh”

- Nyyeeeeeyh?
- Çünkü aslında seni görmek istiyordum. Tesadüf işte. O Cüneyt sensin Cüneyt.

“Haaaassssss”


ayna

⊆ 12:53 PM by Gökhan Toka | . | ˜ 0 comments »

- Hooop! Karıştırdın kardeşim. O benim poşetim!

Gökhan otobüsten indiğinde elindeki poşetin doğruluğundan emindi ama kafasındaki düşüncelerin doğruluğundan emin olabilmesi için de benzer bir yardıma ihtiyaç duyuyordu. Aslı daha önce de böyle erken sayılabilecek saatlerde birkaç kez kendisini aramış ve eve çağırmıştı ama Gökhan bu çağrıda hiç bugünkü kadar düşük cümleler işitmemişti. Aslı’nın onu vakitsizce her mesai saati çağırışında olduğu gibi yine sevmediği patronunun karşısına dikilmesi ve bir türlü bitmek bilmeyen kanal tedavisinin yarattığı ruhsal ve ekonomik buhranlar üzerine ahkam kesmesi gerekmişti. Gökhan, kölelik sistemi kalkmış olduğu için çok mutluydu. Eskiden olsa dişlere bakarlardı.

İstanbul içi suyla dolu bir kum saatiydi; buna rağmen kumsuz ve vakitsizdi. Özündeki bu eksikliği de daha fazla su kullanarak kapatıyordu. Kirpikleri bile yapışmaya zorlayan bu yağmurlu günde, biri yerde diğeri gökte olmak üzere iki ayrı İstanbul vardı. Yer ve gök birbirlerinin sulu yüzeyinde yansıyor, yankılanıyor, birbirlerine dolup boşalıp birbirlerini çoğaltıyorlardı. Çok fazla İstanbul ve buna karşılık çok az insan vardı. Gökhan, yağmurun altında inleyen caddenin kenarında sırılsıklam ve tek başınaydı. Görüşünü dış bükeyleyen yağmur damlalarının arasından görebildiği, deniz fenerleri gibi güven veren tek tük birkaç arabanın stop lambalarının uzaktaki varlığı dışında tenha olan caddeden karşıya, salının içinde salına salına geçti.

Apartmanın kapısına geldiğinde düşünceleriyle ağırlaşan salının yavaşlığı sırılsıklam ıslanmasına yetmişti bile. Salı kapının ziline bağladı.

Asansör her zamanki gibi yine bozuktu. Şimdiye kadar çalıştığını da hiç görmemişti. Üzerine sular dökülerek çıkılan beş katlık bir merdiven boşluğunun yorgun pişmanlığı yerine bu bozuk asansörün durağan kararlılığına sahip olmayı isterdi. Ona hem yakın hem de uzak durmak. Aslı’nın onu niye çağırdığını içine işleyen yağmur kadar derinden biliyordu ama hiç değilse bugün yanılıyor olmayı isterdi.

Kapıyı aralık buldu. İçeri girdi ve ayakkabılarını çıkardı. Perdeler ardına kadar kapalıydı. İçerisi son derece karanlık olduğu halde karşı duvarda salınan bazı parlak dalgalanmalar görür gibiydi. Aslı ortalarda görünmüyordu. Eve girmesine rağmen ani bir üşüme dalgasının vücudunu kuşattığını duyumsadı. Az önce basmış olduğu parke zemine bakınca, merdiven boşluğundaki ışıkta parıldayan ıslak ayak izini gördü. Baştan ayağa sırılsıklamdı. Merdiven ışığı kendiliğinden söndü ve Gökhan dairenin kapısını kapadı.

Kapının kapanma sesiyle hemen aynı anda odanın ışıkları yandı ve Aslı’nın sesi duyuldu: “Sürpriiiiiiz!”. Gökhan başını çevirdiğinde Aslı’yı salonun diğer ucunda ayakta gördü. Çırılçıplaktı. Kupkuruydu. Ona verebileceği bir şey olduğunu düşündü.

Aslı, ara sokaklarının cazibesinin farkında olan bir kent gibi yavaşça ona doğru parmak uçlarında büyüdü. Gökhan, salonun bütün duvarlarının jelatinli süsler, parlak kağıtlar, renkli balonlar ve kocaman bir afişle donanmış olduğunu gördü: “Mutlu yıllar Gökuş”. Bu çok acımasızcaydı. Kendisine en son ne zaman “Gökuş” dendiğini düşündü. Herhalde küçük bir çocukken olmalıydı. Henüz kendisi hakkında bilinmesi gereken bir şey, yaşam ve deneyim denen büyücek bir arazisi yokken. Sadece bir harita olarak algılanıp, on binde bir oranında “Gökuşlanabilirken”. “Gökuş” acımasızdı, adaletsizdi ve şimdi aşağıda bir yerlerde, ondan uzaktaydı..

Aslı yanına geldiğinde Gökhan hala afişteki yazıya bakıyordu. Aslı kollarını yavaşça Gökhan’ın boynuna doladı ve vücudunu ona yasladı. “Mutlu yıllar Gökuş!” dedi, “Doğum günün kutlu olsun”. Buna karşılık Gökhan yüzünü afişten aldı ve kötücül bir gülümseyişle Aslı’nın gözbebeklerine baktı: “Bugün benim doğum günüm değil ki...”

Öpüştüler. İkisi de gülümsüyordu. Şimdi Aslı’nın yüzünün yarısı ıslanmış, ışıkta parıldıyordu. “Islanmışsın.... yazık sana”. “Yazık bana” diye onayladı Gökhan. Aslı Gökhan’ın elindeki poşete baktı. “Hayrola, kendine hediye mi aldın?” diye sordu dişlerini parlatarak. “Evet, koca bir Edgar Allen Poe serisi hem de.... Ne dersin, sence hoşuma gider mi?”. “Bayılırsın...” diye yanıt verir gibi oldu Aslı mırıltıların arasından. Poşet yere düştü. Işıklar kapatıldı. Koltuğa devrildiler.

Zaman, öpüş ve okşayışların akrep ve yelkovan olduğu bir kadranda aktı. Bir saat başında, giderek yükselen çığlıklarla bir başlangıç veya son müjdelenecekken tam, başka bir şey oldu. Dairenin kapısının orda bir şey sertçe yere düştü. Aslı sustu. Vücutlar gerildi. Kapı açıktı. Merdiven boşluğundan gelen cılız ışıkla çerçeveli bir karaltı eşikte durmuş onlara bakıyordu.

Her şey donmuştu. Karaltı kıpırtısızdı. Derken... Döndü ve gitti. Giderek derinleşen ayak sesleri, açık kapı.

Ayrıldılar. İkisi de donmuş kalmıştı. Gökhan Aslı’ya baktı. Aslı hala kapıya bakıyordu. Aslı’nın parmaklarının ve alt dudağının titrediğini gördü. Titreyen dudakların arasından tek bir sözcük çıkabildi:
..gökmen..

Aslı giyinmek için yan odaya koştu; Gökmen’in peşinden gidecekti. Gökhan koltuktan kalktı, açık kapıya doğru yürüdü. Gökmen’in düşürdüğü poşet, hastalıklı ışık altında inleyen su damlaları ile damgalı, ağzı umutsuzca açık ölü bir balık gibi yerde duruyordu. Işık sönerken gördüğü, poşetin içinde darmadağın bir pasta olduğuydu.

Gökhan o ana dek kendi doğum gününde kendi kendisine pasta alacak kadar yalnız bir insan görmemişti. Bu yalnızlıkla tekrar karşılaşabilmesi için uzun yıllar sonra yine böyle yağmurlu bir günde, tek odalı evinin banyosundaki aynada gözlerindeki karanlığı fark etmesi gerekecekti.


huzur apartmanındaki bir yunanlının son üç günü

⊆ 12:52 PM by Gökhan Toka | . | ˜ 0 comments »

Ey insansoyu! Şimdi uyan da bir çalıp bir çalmayan şu telefonun çağrısına bir tıkaç tak. Bir silahım olsaydı öldürürdüm seni. Konuşmazdım ama. Konuşmalar hep eksiltici benden, benden. Benden sana eksiltici. Alaycı devinişleri bu solucanın, yapışkan konuşmalarda silinmez pasparlak günışımı izler bırakarak eksiltmekte özsıvımı ve sanki kütlemi. O yüzden konuşmadım. Sustum ve konuşmayacağım. Ama bir silahım olsa çıkarır ve öldürürdüm seni. Silahlar bunun için oysa. Çokça aldanışlarda izlediğinin aksine, konuşacak bir boşluk, bir perde, tozlu bir dershane sırasında kan kokan işitmeler yaratmak için değil öldürmek için kullanılırlar. Yüzyıl savaşları. İnsan yüzyılda kaç kişiyi öldürebilir ki? Yanıt veriyorum öğretmenim: tümünü, hepsini, topunu, sillesini ve feleğin. Ama bak hala var, varlar, varız, imparatorlukların azametli padişahlarının festane ve kesleğen ağaçalılıklarının nemli gölgelerinde kokulu kıpraşan kalabalıklar. Yeni, yepyeni savaşların naralarını fısıtıyla haykıran umuda dair hücrelerinde hapsolmaktalar. Bitmez, tükenmez savaşlar, insanlığın tükenmez uzun Pazar kahvaltıları. Fakat işte, yorulmak bitmez bu kabustan bu rüyadan uyanmışım ve diyorum ki benim bir silahım olsa, çarıklı atalarımın aksine çeker ve öldürmek için vururdum sana. Kıskanmayın lütfen. Sana ve ona. Ne parayla ne de sıra. Ve diğerine. Nefret edilesi kalabalıkları yaratan ve yokeden beynimizdeki akıntılar. Golfstream, sıcak tuz kokulu, kemikleri ısıtan bir golfstream, bambaşka coğrafyalardan, insansız bir deniz çölünün umutsuz yalnızlığını getirir bana.

Bunu aydınlanan zihnin baştan çıkışı, Antonious’u olarak görme ve hatta hiç görme öylece köpkör herzaman kesmez işsiz güçsüz bir bıçak kenarı olarak tırmalamaya devam et sonsuz tarlaları. O kutsal disiplinin ve işlerliğinin temelinde kesmezliğin var. Benim aydınlanışım, o karanlıktaki karanlığın ruhudur. Biçemler biçimi dişsiz bir süpermen. Asla görünmeyen, aydınlığın kararttığı modern gözlerin, güneşe duyarsız lamlarında, bir bilyonda bir haritadaki en küçük taşlığı gören o gözlerin(in) ecazeti. Asla göremeyeceğin ve sadece o da en fazla görmeden, meksizin bekleyebileceğin karanlığın aydınlığı. İşte senin ölümün. Bu senin karşıtlığın. Ey dualist ve deist güçleri yaşamın; işte şimdi şu an, tek bir an ihsan eder gerçeği ki o da yaşamın tersi, üzerinde at sineklerinin gezindiği ve tüm güdük bilginin ve deneyimin sığ sularında debelenen leziz kurtların kaynaştığı ölümün. Senin.

Müjdeler olsun ki tanrına bu kipler ne seni ne de beni bağlayıcı değil. Evet ölümün senin dinin ama sen ateistsin biliyorsun. Hepsen, heptenbiri dinsiz. Onu ancak bilirsin ki bir tanrı seni umursamaz ama beklemekte. Seni o varetmedi, yok. Sen bir yan etkisin, bir parazit. Neyse ki o var, büyük tanrı “ismilazımdeğilus” ve o seni beklemede usun bir köşesinde eğreti tabure üstü içgüveysi. Unutabilirsin her zaman, ateizmin tapınaklarında kara kaplı, bol lügatlı kurbanlar kesebilir ve hala inan(ma)maya devam edebilirsin. Ama oh! Ki ne! İşte gerçekten affedici ve her zaman okşayıcı, engin bir deniz, karanlık sular gibi konuksever, eşitlikçi, sabırlı bir tanrı orada. Leş kokan ve kokuşan ölümünün dayanılmaz burun kıran agresifliğine aldırış etmeyen. Konuksever. Ölümüne sevecen.

Ve ben sanma ki bir mesih gibi mesajla dolu, seni tanrıyla yan yana örtecek ulu ekose bir battaniye vaat etmekteyim. Yok yok. Ben en fazla, o da kendime ben olmaktan ibaret torpil geçtiğim için aha işte kara kanlı bir imame taşıyım döngünün. Beni ikinci kez gördüğünde diyorum ki çoktan sayılmış olacaksın bir Cyclops’un koyun pisliği kokulu ellerinde. Ve o eller ki, senin bir koyun, aptal pulları 25 kuruşluk bir balık olduğuna karar verecek ki iadeli taahütlü balçık gölüne geri dönen.

Ah binmisli ve bir, büyük büsbüyük tütün kokan baba parmaklarınla, pembe ve yeşil akciğer kanseri tanrım. Şu şıkırdayan taşların konserinin ortalık yerinde sıkıntıdan ölecek denli öksürerek kanserden ölecek bir “O”, bir “öteki”, bir imame taşına dönüştürmek için neden seçtim ki senin ellerinden kendimi? Babamın oğlu olmaktan denli günah ben sana ne yaptım? Evet bir de anam vardı bu doğru. Bunu sana söylemedim şimdiye kadar biliyorum oysa sen tanrısın ve bilirsin herşeyi ama ne bileyim söylemedim, söyleyemedim utandım benimin kabarık borç defterinden. Ah unutulası, ama genetik Truva atı elden gelmez önlenemez aldanışımdan dolayı unutulamayacak olan asla, tanrısal adağım, anam. O ki bir bakire olarak doğduğu bir ışığa benzer ölgün bir ışıkta tırnakaraları kirli bir bakire olarak ayrılacak bu dünyadan. Aradan geçen işte bu zaman dilimi, onun kanıtının ve varoluşunu doğrular nitelikte, benim aksime, benden hareketle. Olacak. Ve oldu evet işte tamam artık kabul ediyorum hepsini hep oldu ve kanıtlarını saçtı dünyaya senin tanrım ve diğer insanlar ve bir de tabi karıncalar ve tekmil börtüböcek için, sehpaların ve masaların altına ve gizil köşelerine koltukların sürmek suretiyle şifreli sümüğünü ki o yeşilin anaç tonu ondan başkasına ait olamaz. Onun sümük yeşili kraliçeliğinin kurumuş, gargoyle’ler gibi tehditkar ve kanatlarıyla anaç sınırları işte. Ve bu evin, kraliçeliğinin mutfak tezgahlarının çıkıntılarından geçen sınırların fayans soğukluğundaki ürpertileriyle iştahsız, ve hayatını varoluşunu kanıtlamaya adamış bir ananın gözden düşürücü yarı zamanlı sevgisiyle donanmış kupkuru mutsuz prensleri. Sen, bu paragrafın başından beri, evebeynlerimin seni öldürmek istememle ilişiğini kuramaz okur. İşte katilin budur. Kupkuru bir ruh ve bedende, sevgisi ve nefreti kurumuş sümük totemleri arasına sıkışmış, indirgenmiş kupkuru bir prensim, ne kadar da asil. Yer açın! Yer açın çabuk! Hamletiniz geldi işte. Ben, atalarımın dörtduvarlarının, yaşamlarının ve ölümlerinin öksüz güncesiyim, adı sanı bilinmez bu yazarların tek ve en yakın, fakat sadık olmayan okuyucusu. Ve okuyucusu eninde sonunda, bundan öte bir yaratış gücü olmayan, yaratılmış olan, olmuş ve ölmüş olanların tozduman isteklerinin, lanet ve nefretlerinin toplamı olan. Ahhhhh, yok mu beni bu demode, taşakburan, kan duraksatan daracık Hamlet giysilerinin boyunduruğundan sıyıracak bir güç? Bir tek sen tanrım ki bekleyen uzak sadık ölümümsün, tatminsiz. Beklenmek zorunda olunan mı? İlla ki gelecek olan mı? Gelmek zorunda mı? HA? Un boligrafo. HA! Dilerim ki kalemim çıkarsın seni ininden. Tehditle ve zorla değil ama dumanla değil. Kıskandırarak içimdeki iyinin ve güzelin, özlemin ölümüne şahitlik etttirerek ve kıskandırarak yine böylesi büyük ve torunlaraanlatılasıironik ulucan bir ölümledir epik. Koyverilesi denli davetkar, dileyen herkese oturup dinleneceği bir koltuk ve bir tas şap sunacak kadar geniş olan. Cennetin kapıları kadar geniş olduğu halde bürokratik bir seçicilikle algıda daraltılmamış olan. O kapı ki, kapının kendisinden daha güzel bir vaatle ışıldar: “You’ll never walk alone”. Ve bunu söylemek istemiyorum ama söylüyorum işte, zorundayım “Anaç” olan. Bana, sana, ona ve diğerlerine kalemin zehrinde ölümü getirecek olan iki perdelik anaç güldürü: Ruhumun (bütüncül) ölümü. Nadasa değil, düpedüz kuraklığa yükümlü ruhun, öylece ötenastik alçakgönüllü son arzusu. Ama öyle güzel ve kusursuz olsun ki, Hulusi Kentmen suretinde bir celladın son arzu sorusunun sınırsızlığı ve ılık baba kucağı çekinmezliğinde o denli güzel ve boyutsuz olsun ki mutlak ölümümü de ininden çıkarıp beraberinde dansa getirsin, benim ve bir türlü kurtulamadığım göbek bağlarıyla yapışkan bir örümcek ağına dönüşen insansoyunun. Hepiniz ölün. Hepiniz geberin. Çünkü ben, sizin kanıtınız olan ben bugün ölüyorum. Ben bugün hepinizi öldürüyorum.

28 Ağustos 2004
Lanetli kule







29 Ağustos alışveriş listesi

1. Bir paket makarna
2. Bir kutu salça
3. Balyoz
4. Bir şişe kırmızı şarap

Tarifi:
Monitör, televizyon, telefon ve tekmil çipil alet edavat balyozla paramparça edilecek ve parçaların üzerine şarap dökmek suretiyle tanrılara adanacak. Telefonun parçaları itinayla ayrılarak cüceye takdim edilecek. Makarna ve salçayla kişisel mevzum var.





































Zafer

Sevilenin son günü. Ca’nım İstanbul. Bugün biraz, azıcık daha erken kalkabilseydin, uykudan boşverip onu görebilecektin evinin balkonunda elinde balyoz unufak ediyor rüyaları rüyavari. Nefretin ödün vermez, ödenmemiş taksitlere aldırış etmez güdümsüz şafağıdır. Ay ay! Öylesine soğuk ve ayaz bir şafak ki, nefesi ve izleyen bizlerin nefesleri şu an şimdi birer buhardan. Borç üstüne borç, darbe üstüne darbe. Ne kadar da geç dönem Goyavari bir maskelemesi sabahın. Mikroskopla görülebilen ancak o küçük çiplerin, tüplerin, dokungaçları kabloların, ve dirençsiz mikanın plastiğinin çatırtıları üzerine inen boğaz manzaralı amansız darbelerin, kırılan ekranların boğuk ve tok şıngırtısının yankısız-faydasız ağırbaşlı feryatları. O darbelerin odağındaki ağır demirden büsbüyük ölümcül başının bu balyozun, ağır kütlesel çekim alanında kanlı elektronik parçacıkları dolanır, Satürn’ün çevresindeki astroidler misali darmadağın, yitik zamanın ve tarih öncesi işlevlerin faydasız anılarıyla. Şimdi! Bir daha! Vur ona, onlara! Dağılıp yok olan, velveleci, riyakar ve dalkavuk, tüm bu kuru karınlı elektronik başaklarını öğüten ezen bu balyoz bile güvenilir bir can yoldaşı değildir. Ödünç bir savaşın ödünç silahı olası. Henüz taksitleri yeni (dün) başlamış genç ve toy bir balyoz. Fakat yine de sırtında tarihsel bir anlam, bir yokediş büyüsünün anlamıyla ağır ve oturaklı bir duruşu var. Yine de, tüm bu elektronik ceset yığınının İstanbul’un bilmemne çöplüğünde dilsiz kalacağı birgün yada bir modern zamanlar heykeltraşının dokunuşlarında suçlayıcı bir parmak oluvereceği bir zaman sonra bile, işte o zaman bile, bu sabah cinayetinin kitabetini tutan silinmeye yüz tutmuş mezaryazılarının bulanıklığında bile, taksitleri bitmek üzere olan bir balyoz olacak. O da en fazla. Yoksa, o insan eline ait değil. O yabancı bir tanrıdan, kimbilir Thor’dan sana ödünçtür, taksitle verilen bir anı, ne kadar ödersen öde sahip olamayacağın bir alamet-i farikası tanrıların yokedici güçlerinin bohçasının....derken ve tam konuyu bağlamak üzereyken kapı çalıyor sabah sabah. Kimdir? Sabah körü münesabetsizleri körler ülkesinden üç nokta altalta. Kim olacak işte, alttaki komşudur, ya da onun altı, ve altı, ve daha da altı, en büyük altı, o denli altı ki burdan Hades’e kadar. Öyleyse işi çabuk tutmak gerek birkaç çabuk tarafından öldürücü, zevkselden ziyade işlevsel darbe peşipeşisıra can çekişen, kablo uzuvlarıyla boşluğu döven elektronikçiklerin üzerine ki iki yıl değil sonsuz apansız bir okul tatili! Kapıyı açmayacak nasıl olsa, neden, neden saçma ve önceden belli formalite konuşmalar yapmak? Bir senaryonun hapsinde hey allahım; teamülden ömür boyu. Efendi efendi nedir bu gürültü sabahın bu kör saatinde. Vallah polis çağıracağım. Ah sevgili altkomşum siz miydiniz ve siz tabi onun altı ve sizi nasıl unutabilirim onun da altı, nasıl Styx akıyor mu hala, tarlalar sulanıyor mu, başaklar var mı büyüyen. Ne saçmalıyosun lan. Vallah deli bu herif. Yok canım deli değilim, yalnız sakar sıklıkla. Küçük bir kaza oldu da düşürüverdim eldeavuçtakini ve masadakini, raftakini, duvardakini. Sabah sabah rahatsız ettim topunuzu, topunuzun allah günahlarımı affettirsin topum kaçtı deyu bahçenize. İstemsiz bir kaza işte heyhat, balyozum da o sırada okşamak istemesin mi sırtlarını bu küçük sırtlanların. Fakat yooo, lütfen polis çağırmayınız ki meşgul etmeyiniz bu yılmaz neferlerini çok ciddi bir cumhuriyetin önemsiz sabahın körü kör kazalarıyla. Değil mi efendim. Uyku nedir, sabah nedir bilmez teröristleri var, anarşistleri var. Dekaplisti var bir de yeni çıktı allahın cezaları Aralık soğuğu kadar sinsi, ayhh. Varoğlu var. Bir de ben var olmayayım. Bakın yok oluyorum sizin gibi. Vardım... Ah işte artık yokum. Ses-siz-lik. (Sabah-ı şerifleriniz hayırlı olsun).


köpek

⊆ 12:51 PM by Gökhan Toka | . | ˜ 0 comments »

Motorun ısınmasını beklerken yağmakta olan karın şiddetini artırmasından endişe ediyordu. Ellerini oğuşturdu. Heyecanlıydı. Ancak o gece öleceğini bilmiyordu.

Oysa ki hayatının bu son gününe gelip de, vücudunun sıcaklığıyla yılar yılı arkadaşlık etmiş bu araba koltuğuna son kez oturup üzerine yağan karları izlediği şu ana varıncaya kadar hep her şeyi bilmişti. Bildiğini bilmişti, dusunmeksizin. Bu kar nereden geliyordu? Atmosferde ani bir soğuma meydana gelmesiyle birlikte... Yanlış cevap. Bu kez öyle değil işte. Bu kar bugün aslında cennetten geliyordu. Onun için düzenlenen, gökyüzündeki küçük bir törende hiç tanımadığı, hiç tanıyamayacağı gerçek dostları bir araya gelmiş şakalaşırlarken onun üzerine, yeryüzündeki çukuruna, soğuk metalden yatağına beyaz çiçekler atıyorlardı. Bilinen ve bilinmeyenler arasında asla, ne olursa olsun, tüm yaşantılara, öğrenilenlere, tebeşir tozuna rağmen eşitlenemeyecek bir denklem vardı. Bilinenin krallığı ne denli geniş, ne denli güçlü olursa olsun, tek bir bilinmeyenin hançerinin ucunda kurumuş bir gül goncası kadar hükümsüzdü. Yarını olmayan bir günün başlangıcında durup, bir sonraki ay arabanın son taksidini ödemesini sağlayacak yeni bir satış şansını ve alacağı primi düşünmek kadar hükümsüzdü. Erdem, bu sabah bütünüyle hükümsüzdü.

Yüzünü, üzerine yağan çiçeklerden çevirip de dünyaya baktığında tüm bir evrenin düşünceleri kadar beyaz, bembeyaz olduğunu gördü. Kar, geceden beri yağıyor olmalıydı. Ancak yollar lastik izleriyle, kardaki yarıklarla açıktı; öyleyse bu insanlık mirasına sadık kaldığı ve vadinin güvenliğinden ayrılmadığı sürece hareket edilebilirdi. Ondan önce de birçokları aynı şeyi yapmıştı, yapmışlardı demek ki bu derin izler vardı. O uyurken başkaları başka benzer amaçlar uğruna yollardaki bu lastik izlerini açmışlardı. Erdem’in kat ettiği tüm yollar zaten daha önce mutlaka başkaları tarafından yürünmüş olurdu. Böylesi daha güvenli olurdu.

Ama Tarih, öyle ya, Tarih de bu sabah her zamankinden hükümsüzdü. Tarih artık çocuksuz , kısır ve ölüydü.

İzler gitmeyi çağrıştırdı, ağız dolusu konuşkan izler. “Gidelim, hadi gidelim”; koca bir insanlık tarihinin yükü omuzlarında Erdem’in, gidilen, gidilecek yolların bilgisi zihninde çakılı. Silinmez mürekkep kalemle beyaz üzerine asfalt siyahı. Oysa şimdi içinde bir ses, debriyaj ayağında bir kramp var “kalalım” besmeleli. Bu karda iş mi olurmuş? Geri dönsem şimdi eve. Çay demlesem bir demlik. Televizyonda ne vardır acaba? Belki Ahmet Bey de gitmeyecek fabrikaya. Boşu boşuna onca yolu tepmek de var..

Ve Erdem debriyajdan ayağını çekti. Aslında tek düşündüğü ayağını kramptan kurtarmaktı ama aynı şekilde pedal da ayağından kurtulduğunda gitme eylemi de düşünceden kurtulmuş oldu. Otomobil karda gıcırtılı mırıldanmalar çıkardı ve yavaşça makasa giren bir vagon gibi asfalttan raya oturdu. Gaza dokundu Erdem, yavaşça. Hareket olsun yeter, hareket et, daha yavaş zaman, daha yavaş düşünce, düşünce yok tartışma yok. Akla düşen olasılıklar yok. En kötü olasılıkla boşuna gidilip kös kös geri dönülecek bir yol var. Ama yine de hareket var.

Kim bilir? Düşünmemek belki de en büyük erdemdi.

Yollarda tek tük arabalar vardı. Daha çok büyük arabalar, kamyonlar. Belki de izleri açanlar bu kamyonlardı. Öyleyse başka bir uygarlığın ve kültürün yabancıl tarihini okumuş oluyordu Erdem. Ama kendisi de yazmaya başladığından beri okumak artık anlamsızdı. Zaten şehir merkezinden uzaklaşıp, 8 numaralı bağlantı yoluna girdiğinden beri trafik iyiden iyiye azalmış, arabanın lastikleri yumuşak kar üzerinde başkalarının yazdıklarını okumak yerine daha çok kendisininkini yazar hale gelmişti. Bağlantı yolunu “Uykular – 21 Km” yazılı tali yol tabelasının önünde terk edip önünde uzanıp giden bembeyaz, el değmemiş beyazlıktaki kar yolunu gördüğünde biraz şaşırsa da yine de durmadan devam etti. Ancak birkaçyüz metre kadar ilerledikten sonra karla kaplı dar yolda, yola çıktığından beri ilk kez durmayı ve geri dönmeyi düşündü. Hiç iz olmadığına göre bu yoldan bugün hiçbir araç geçmemişti. Öyleyse Ahmet Bey de fabrikada olamazdı. Öyleyse bütün bu yolu gitmek de anlamsızdı. Bir an önce durup geri dönmeli o halde. Yolun genişlediği bir yerden geri dönmeli. Zaten böyle bir havada bu yolun açık olacağını düşünmek delilikti. Dar yolda dönüşe uygun bir açıklık buluncaya kadar ilerlemeye karar verdi.

Uzun zamandır ilk defa gidilmemiş bir yolda ilerliyordu Erdem, yumuşak kar üzerinde yol alıyordu.Araba lastikleri altında ezilen bakire karın, düşük devirli motor hırıltısıyla arkadaş mırıltılı şarkısı ona eşlik ediyordu.

Uzaklarda, yolu çevreleyen tarlaların ve yapraksız dalların üzerinde uçan gece karası kuşlar vardı. Az ötede yolun kenarında kara bata çıka Erdem’le aynı doğrultuda yol alan sarı bir köpek vardı. Köpek peşi sıra izleriyle karı bozarak, dağıtarak ve kara aldırmadan gidiyordu. Nereye niye gittiği belli değildi, sadece gidiyordu belki de. Erdem köpeğin ardındaki izlere baktı. Şekilsiz hayvan devinimleri. Dikiz aynasından arabanın ardında uzanıp geçmişe giden izlere baktı, dümdüz uzayıp gidiyor iki paralel çizgide, mekanik yaşam devinimleri. İçinde inip yürümek isteği doğdu birden. Bir hayvan gibi, berduş amaçsız sarı bir köpek gibi karda başka hiçbir canlınınkinin ve hatta birbirinin dahi benzeri olmayan, şekilsiz, kalıpsız izler bırakmak. Yalnızca kendine ait, ayaklarına, adımlarına,yaşamına ait bir imza atmak bu beyaz natürmortun altına, sanki kendi yaratmış gibi bu müthiş saflıktaki ve soğukluktaki resmi. Yaratmak da değildi aslında. Bu denli sahip olma tutkulu değildi içindeki. Saf ve temizdi, kar gibi. Eğer inip yürürse, bugün belki nihayet o resmin bir parçası olabileceğini hissetti aslında Erdem. Köpeğin de belki tek hissedebildiği buydu ve Erdem, bugün beyaz ve ölü doğanın ortasında huzurla ve amaçsız yol alırken hayatında ilk defa bir köpeğin hissine ve amacına ortak oldu. Çok büyük, uçsuz bucaksız bir amacın veya amaçsızlığın uzun yıllar sonra sılaya dönen özlem dolu parçası oldu.

Geri dönülecek o açıklık bir türlü gelmiyordu. Yola girdiği anda henüz fazla ilerlememişken geri vitese takıp çıkmalıydı buradan. Ama şimdi artık dönemiyordu. Bu şekilde ne kadar yol aldığını tam olarak kestiremese de fabrikaya daha önceki ziyaretinden hatırladığı kadarıyla yolun yarısını, belki de biraz daha fazlasını kat etmiş olmalıydı. Az ötede yolun kenarında donmuş bir ağacın olduğu dönemeçte yolun biraz genişlediğini gördü Erdem. Şöyle geniş bir kavis çizebilirse... Tamam oldu sanırım. Buradan dönülürdü. Araba yolu enlemesine ikiye bölen bir set gibi yolun ortasında kararsız duruyordu şimdi. Solunda lastik izleriyle damgalanmış onu bekleyen, onu buraya getiren ve yoyo ipleri gibi makaraya yeniden dolamak isteyen mekanik hayatı var. Sağında ise ayak izlerini bekleyen el değmemiş, yoğrulmamış, henüz üzerine birşey yazılmamış bilinmez. Bembeyaz bir kanvas çekiciliğinde. Burnunda boya kokusu var Erdem’in. Hayalinde bir köpek figürü. Erdem birazdan kontağı söndürecek. Arabanın kapısını aralayıp adımlamaya başlayacak yumuşak karı. En azından, buraya kadar gelmişken, geri dönmeden önce biraz olsun karda yürüsem diyecek. Ilık, kokusuz bir soğuk göz pınarlarına hükmedecek.

Sık sık dönüp adımlarının karda bıraktığı izlere bakıyordu Erdem. Kara yazdığı ismine, yaşamına, anlamına bakıyordu. Kar, ayaklarının altında inliyor, gıcırdıyor, mırıldıyordu. Yürüdükçe, kulakları yazarın şarkısına giderek daha da alışıyordu. Ezilen yumuşak karın mırıltılı ve büyülü şarkısı herşeyi unuttururdu. Karda mırıltılı izler bırakmak. Yazmak tutkusu farketmeden işte böyle ele geçirirdi ruhu. Ezilecek yığınla kar vardı dünyanın her köşesinde. Yaşayan ve hareket eden tüm canlılar için en somut, en yaşanası amaç, eğer dünya karla kaplı olmak zorundaysa buydu: yürümek, karları ezmek.

Hafif hafif yağan karın altında Erdem belki saatlerce, sırf yürümek için yürüdü. Hiçbirşey düşünmedi. Ne arabanın taksidini, ne işini, ne televizyonda ne olduğunu, ne de arabanın kapısını açık unutup unutmadığını. Ondan geriye, yürümekten öte bir amaç kalmayıncaya kadar yürüdü. Başı önünde yorgunluğunu ve şiddetini artıran karın soğuğunu duyumsadığı anda, tam da “artık geri dönmeli” derken, önündeki tepenin ardındaki dumanı gördü. Bu fabrikanın dumanı olmalıydı. Evet. “Uykular Lastik Fabrikası 1 km”, tabelası da buradaydı. Demek ki fabrika çalışıyordu. Demek ki, fabrikaya giden başka bir yol daha vardı.

Erdem bir an durdu. Geriye dönüp baktı ama arabası saatler öncesinde bir dönemeçte, yolun ortasında, evvelki bir hayatın sularını dizginleyen bir baraj gibi hayalinde kalakalmışı. Gerisingeri yürüyüp sonra tekrar arabayla buraya gelmek çok zor olacaktı. Fabrikaya gitmezse de olmazdı. Kim bilir belki Ahmet Bey patronu arayıp, Erdem’in bugün görüşmeye gelmediğini söylerdi. Yolun durumundan bahsetse de kurtulamazdı sonra. Ne de olsa demek ki onun bilmediği, fabrikaya giden ve açık başka bir yol daha vardı. Bilmemek hiçbir zaman mazaret olamazdı. Bilmemek affedilemezdi. Herşey bilinmeliydi. En iyisi şu 1 km yi de yürüyüp, Ahmet Bey’e arabasının bozulduğunu fakat buna rağmen tüm bu yolu yürümek pahasına da olsa, görüşmeye geç de olsa gelebildiğini söylemekti. Bu durum, bu fedakarlık oyunu, satışı da büyük ölçüde garantilemiş olurdu.

Erdem bunları düşünerek yoluna devam etti. Pis bir rüzgar esmeye başlamıştı. Kar, esen rüzgarla birlikte şimdi daha sert, daha yoğun yağıyordu. Yakalarını kaldırdı Erdem.Tepeyi döndüğü zaman rüzgar ve kar şiddetini daha da artırmıştı. Erdem, tepeyi döner dönmez Uykular Lastik Fabrikası’nı karşısında görünce şaşırdı. Fabrika karlar altındaydı. Ortalarda hiç kimse görünmüyordu. Dahası fabrikanın bacalarından duman da tütmüyordu. Rüzgarda savrulan lapa lapa karın arasından tam seçemiyordu ama ileride bir yerde için için yanan, sönmeye yüz tutmuş alevler baş veriyordu. Erdem alevlerin yanına gelince bunların yanmakta olan lastikler veya onlardan geriye kalan erimiş leş kokulu kauçuk yığını olduğunu gördü. Hatalı üretimler burada yok edilirdi.

Erdem yanan lastiklerin yanında durdu. Sıcağın eli yüzüne değdi ve üşüdüğünü duyumsadı. Bugün buraya kimse gelmemişti. Bu karda ve tipide yarın bile gelmezdi. Ama bu lastikler burada hep yanardı. Düzene uymayan, hatalı olan, asfalta yaraşmayan çok fazla lastik vardı. Asfaltın ötesini merak eden niceleri vardı. Bu ateş herhalde burada böylece, hiç sönmeden yanardı.

Erdem sıcak ateşin başından ayrılmayı hiç istemedi. Üzerindeki takım elbise yanmış plastiğe kokmuştu ama o nedense aldırmadı. Kar yağışı tipiye, gün akşama dönüyordu. Ne yazık ki artık geri dönmek zamanıydı.

Elleri cebinde, başı önünde geri döndü, sarı bir köpek gibi yürüdü. Alabildiğine sakindi. Öleceğini bilmiyordu.


tüm dünyanın kaybettiği duvarı berlin'de bulan kız

⊆ 12:50 PM by Gökhan Toka | . | ˜ 0 comments »

Kiraz, yüzyirmiyedi kiloydu ve o akşam da diğer akşamlarda olduğu gibi, televizyon kumandasını tuttuğu eliyle, kucağına koyduğu cips poşetine uzanan diğer eli arasında mükemmel bir denge yakalamıştı. Annesi yandaki koltukta kucağındaki örgü işi ile uyukluyordu. Televizyonda en sevdiği dizi olmasına rağmen, Kiraz, o anda televizyona bakmak istemiyordu, çünkü esas oğlan ve esas kız öpüşmekle meşguldüler. Öpüşme faslı uzadıkça Kiraz’ı bir sıkıntıdır basıyordu. Kucağındaki cips poşetini sol eli ile kavrayarak gözünün önüne kaldırdı. Gözlenen gök olayının adı mükemmel bir televizyon tutulmasıydı.
Ama paket tüm hışırtılı varlığına rağmen sesleri bastırmaya yetmiyordu.
- Seni çok istiyorum aşkım.
Paketin arkasındaki yazıları okudu fısıltıyla
- Patates, çeşni, baharat, kekik...
- Ben de seni... İçine al beni, orada kalayım...
- Karbonhidrat yüzde yetmiş, yağ yüzde on, protein iki...
- Kaçalım ne olursun buralardan. Mmmmmh...

İçindekiler bitmişti ama sahne bitmek bilmiyordu. Başka bir zamanda geri dönmek üzere sağ elindeki kumanda ile küçük bir zaman yolculuğuna çıktı. Düğmeye dokundukça gülen, ağlayan, ciddi, bağıran, konuşan ve susan insan görüntüleri anlamsız bir kolajda akıyordu. Gölgeli ve rengârenk bir duvara dayanmış karanlıkta öpüşen iki sevgilinin görüntüsü (,) hızla geçti gitti önünden bir göz kırpması anında. İfadesiz duvar gibi yüzüyle bir haber spikeri, bazı bilim adamlarının zaman yolculuğu ile ilgili yaptıkları son araştırmanın sonuçlarından bahsediyordu. Kiraz, dişlerinin arasına takılmış küçük bir cips parçasının rahatsızlığının farkına varırmışçasına, ekşi bir yüz ifadesi ile bir önceki kanala geri döndü. Duvarın dibindeki sevgililer öpüşmeye devam ediyorlardı. Adam kadının kulağına fısıldıyordu. Eli kadının göğsündeydi.
- Bu duvar eskiden bizi ayırıyordu... Ama bak şimdi bizi saklıyor.
Kadının eli adamın pantolonunun ağındaydı.
- ... Ondan geriye kalanlar.
Adamın eli kadının saçına dolandı.
- Bunu yaptığımız için eskiden olsa bizi vururlardı.
Kadın adama arkasını döndü, yüzünü yasladığı duvarı elleriyle avuçladı, okşadı.
- Yine vursunlar... Tam burada ölmek istiyorum... Öldür beni.
İnleme sesleri.

Kiraz filmdeki sevgililerin sevişme sahnesini izlerken kendini dünyanın üzerinde, havada duran bir tanrıça gibi hissetti. Her şeyi görüyor, her şeyi biliyordu. Oturduğu bu koltukta dünyaya hükmediyordu. Bir cips poşetinin içindeki muhteviyatı en ince detayına kadar ayrıştırabildiği gibi bu sahneyi de ayrıştırabiliyordu. Işık şurada duruyordu, yönetmenin koltuğu sağdaydı, setteki görünmeyen insanları, kalabalığı görüyordu, mikrofonu uzatan adam diğer adamın ardındaydı. Set ekibinin konuşmalarını duyuyordu. Kiraz her an her yerdeydi, o kadının yerindeydi, duvara dayanmış, “öldür beni” diye fısıldayan o kadın Kiraz( ‘)dı. Kiraz her şeyi hissediyordu. Olgun bir meyve gibi, toprağın, suyun, güneşin tadını biliyordu. O oturuyor ve oturduğu yerden tüm bir dünyanın tadını biliyordu. O bir tanrıçaydı. O, ulaşılmazdı.

Çığlık sesi. Yandaki koltuktaki annesi uyanmış bağırıyordu:
- Ayyyy bu ne kız edepsiz, değiştir şu kanalı!

Filmdeki sevgililer iniltili sevişmelerini sürdürürlerken yavaşça annesine çevirdi başını Kiraz. Annesinin yüzünde yorgun ve uykulu kırışıklıklar vardı. Kiraz, kendisini çepeçevre kuşatan bir hayalin buğusunun ardından, ölümlülerle yüzgöz olmak istemeyen bir tanrıça gibi sakin ve dalgınca konuştu:

- Anne... Duvarımı gördün mü?

***

Kiraz seksensekiz kiloydu ve bereket tanrıçasının heykelinin önünde ayakta durmuş, mükemmel bir simetri yaratıyordu. Müzenin içi giderek tenhalaşıyordu, kapanma vakti yaklaşıyor olmalıydı. Neredeyse tüm gününü burada geçirmişti, ayakları ağrıyordu. Tüm bu eski zaman kadınlarının, bu tanrıçaların, ilahelerin neden bu kadar şişman olduklarını anlamamıştı. Eskiden şişman kadınlar beğeniliyordu belki ama şimdi durum öyle değildi artık. Artık çok genç sayılamayacak olmasına rağmen Kiraz’ın sadece tek bir erkek arkadaşı olmuştu, o da yakın zamanda, Ercü. Ercü de ona bir kez olsun dokunmamıştı, sadece bir kez kaçamak öpmüştü, hepsi o. Sonra da şişman olduğunu ve yanındayken utandığını söyleyip ayrılmıştı Kiraz’dan. Bu bir yıl önceydi. O zaman Kiraz doksaniki kiloydu. Ercü gidince bir süre bunalım yaşamış, eve kapanmış ve çok kilo almıştı. Ama son üç aydır rejim yapıyordu ve seksensekize kadar inmişti. Çok yavaş, ama başaracaktı.

Arkasından bir el omzuna dokundu. Yüzündeki sert çizgilere rağmen güzel bir gülüşü olan mavi gözlü bir adam ona bir şeyler söylüyordu. Kiraz adamın söylediklerinin tek kelimesini bile anlamadı. O da adama gülümsedi. Adam elleriyle kapıyı işaret edip, yüzündeki gülüşe sıkıntı kıvrımları iliştirince anladı adamın müze görevlisi olduğunu. Kapanıyordu. Başını salladı ve şişman tanrıçaları ardında bırakıp çıkışa, dünyaya doğru yürüdü ağrıyan ayaklarıyla. Dışarıda akşam oluyordu.

Caddeden aşağı yürürken midesinin kazındığını hissetti. Çantasından kepekli bisküvilerini çıkarıp kemirmeye başladı. Sanki tüm insanlar üzerine gelir gibiydi, sanki ters yönde gidiyordu. Yanından gelip geçen kimse ona bakmıyordu, o yokmuş gibi. İnsanın evrende kapladığı hacim ile dikkat çekiciliği arasında bir ters ilişki vardı belki de. Belki de insan gözü ile ilgili bir şey, odaklanmaya alışık olmak, çok uzağa, çok derine bakamamak. İnsanın gözünün sınırları büyüklüğe katlanamayacak kadar dardı belki, yorulmak mı istemiyorlardı. Neyse ne. Onun da diğer insanlar gibi görünür olacağı bir gün gelecekti.

Az ötede, caddenin karşısında toplanmış bir kalabalık gördü. Bir konuşma ya da gösteri vardı belki de. Karşıya geçip kalabalığın arasına karışınca anladı ancak ne olduğunu. Bir film çekiliyordu. Sprey boyalarla alacalı bulacalı boyanmış eski duvardan kalan bir parçanın kıyısında durmuş bir kadın ve adam vardı odakta. Kameramanlar, ışıkçılar, set görevlileri ve halk ikisinin etrafını çepeçevre kuşatmıştı. Çıt çıkmıyordu. Sadece odaktaki adam ve kadının hırıltılı sesleri duyuluyordu. Söylediklerinin tek kelimesini anlamıyordu Kiraz, ama anlamayı çok isterdi. Kadın çok ince, çok zarifti, çok güzeldi. Adam önemsizdi. Kiraz’a öyle geldi ki, o an herkes aslında kadını izliyordu. Kadın gözlerini kapatmış aralı dudaklarının ötesinden inliyordu, elleri duvarda geziniyordu, yanağını duvara dayamıştı. Kiraz kadının yavaşça duvarın üzerinde gezen, duvarı okşayan, büzülüp açılan ellerinin güzelliğine baktı. O bir tanrıça gibi güzeldi, herkes ona hayran hayran bakıyordu. Kiraz, kadının ellerinin yolculuğunu izliyor, karnının acıktığını hissediyordu. Yavaşça bir bisküvi çıkardı paketinden. Onu avucunda tutup diğer elinin parmaklarıyla bisküvinin pütürlü yüzeyi üzerinde gezintiye çıktı, bisküviyi okşadı. Kendini o kadın gibi hissediyordu. Sanki orada ayakta durmuş adamla sevişen kişi, herkesin tutkuyla baktığı bu kadın şimdi oydu. Kadın duvarı okşadı. Kiraz bisküvinin pütürlü ve sert yüzeyi üzerinde gezdirdi parmaklarını. Kadının tutkuyla aralı dudakları duvardaydı, Kiraz elindeki bisküviyi ağzına götürdü. Kadın duvara yasladığı ağzıyla ince bir çığlık koyuverirken Kiraz dişlerinin ucuyla bisküviden bir ısırık alıyordu.

Tam o anda yüksek tonda bir erkek bağrışı duyuldu. Kadın duvardan ayrıldı ve sıkıntıyla gülmeye başladı. Yüzünde acı ve yorgun, bıkkın bir ifade vardı. Bir anda herkes koşuşturmaya ve konuşmaya başladı. Kadının sadece yorgun ve asık suratı görünüyordu, etrafını kuşatan ve yüzünü pudralayan kalabalığın arasından. Kalabalığın içindeyken hiçbir özelliği yoktu. Az önce duvarı tutkuyla okşayan, herkesin izlediği aynı kadın değildi artık. Sıradandı. Sahteydi her şey. Kiraz’ın ağzındaki kupkuru bisküvi çatırtıyla dağıldı. Tadı berbattı.

Ağzındaki saman tadındaki zerreleri geveleyerek gerisingeri caddeden karşıya, otobüs duraklarına yürüdü. Aklı kadınının duvarı okşayan ellerinin dansında, bu ellere yansıyan arzusunda çakılı kalmıştı. Her şey sahteyse eğer bu eller nasıl bu kadar istekle o duvarı okşayabilirlerdi?

Bunu düşünen Kiraz bir anda bu isteğin saflığının sebebini anlar gibi oldu. Kadının elleri, bu ellerdeki istek ve dansının güzelliği sahte değildi. Çünkü duvar sahte değildi. Duvar hep oradaydı, kimseye, etrafındakilere, kendisine dokunanlara aldırış etmezdi. O sadece, kendiliğinden vardı. Kadının etrafını çeviren kalabalık, sahte bir sahneyi, bir düzenlemeyi seyretmek için oradaydı. Kadın, onların izlemek istediği sahte sahnelerin sahte tanrıçasıydı. Ama duvarla sevişirken, sadece o zaman, kendisi olmuştu, çünkü duvar ona aldırış etmezdi. Kadın aslında duvarla sevişmişti. Tüm içtenliği ve arzusuyla kadın duvarla, kadın kendisiyle sevişmişti. Kadın ancak kendiyle sevişirken bir tanrıça kadar güzeldi.

Bir anda durduğu durağın tabelasına takıldı Kiraz’ın gözü. Burası kuzeninin ona bahsettiği yerdi, evet orasıydı. Hatırlıyordu. Otobüs geldi ama binmedi. Bu, şehirdeki son günüydü, daha zamanı vardı. Biraz daha kalmak istiyordu.

Durağın arkasından uzanıp içerilere giden yoldan ilerleyince kırmızı ışıkların aydınlattığı sokağın başına geldi. Burası olmalıydı. Kuzeni, bu sokakta çiftlerin sevişmek için gittikleri garip bir yer olduğunu söylemişti. İsteyenler yalnız da gidebiliyor ve sevişen çiftleri izleyebiliyorlardı. Bunu yapmak istiyordu, yabancı bir şehirde herkesten, her şeyden uzaktaydı. Hiç düşünmemişti bunu ama kadının ellerini gördükten, çıkardığı iniltileri duyduktan sonra şimdi, tam da buradayken, bu son gününde bunu yapmak istiyordu.

Ne yapacağını, nereye doğru gitmesi gerektiğini bilmeden sokağın başında biraz ayakta durdu. Gelip geçenleri, tüm o yabancı ve uzak, kendisini görmeyen insanları izledi. Geri dönmek istedi ama bir türlü yapamadı. Çiftlerin genellikle girdikleri bir yer vardı az ilerde. Orası olabilirdi. Ürkek adımlarla kapısına doğru yürüdü. İçerisi bir kafeye benziyordu. Kapının önünde oyalandı biraz, sonra yanından geçen iki çiftin ardından, onları izleyerek kafeye girdi. Az ilerisindeki çiftler, içerideki masaların arasından ilerleyen bir patikadan, karşılarındaki aşağıya inen merdiven boşluğuna doğru yürüdüler. Aşağıdan yüksek sesli bir müzik geliyordu. Kiraz derin bir nefes aldı, titriyordu. Elleriyle birbirlerinin beline dolanmış çiftler merdivenden aşağı inerlerken bir el onların hemen ardındaki Kiraz’ı durdurdu. Merdiven girişindeki iri yapılı bir adam ona bir şeyler söylüyordu. Anlamadığını belirtmek için kafasını salladı Kiraz. Adam daha yüksek sesle yineledi. Durum umutsuzdu. Adam ilerdeki masaları işaret etti sonunda Kiraz’a. Kiraz anlamamışı. Yine de bugün ikinci görünür oluşuydu bu, müzede ve şimdi, ama ikisinde de engellenmek için, defedilmek, görünmezliğe geri gönderilmek için. Ya tek başına inmesine izin yoktu ya da içerisi doluydu ve adam beklemesini istiyordu. Ya da belki de başka bir şey. Beklemeye karar verdi. Bilmediği bu yerde adamın söylediği yerde durmaktan başka bir şey yapacak cesareti yoktu. Buraya gelebilmek için hepsini tüketmişti zaten. Geri döndü ve tam da adamın işaret ettiği masaya oturdu.

Oturur oturmaz yanı başında bir garson bitti ve eline bir menü tutuşturdu. Kiraz gülümsedi ve teşekkür etti adama ama adam hiç kımıldamadan onu bekliyordu. Bir şey sipariş etmesi gerekliydi. Ne olduğuna bakmadan rastgele, sırf ismini beğendiği ve fiyatını uygun bulduğu ilk şeyi parmağıyla göstererek istediğini söyledi. Garson dönüp gitti ve Kiraz bekledi. Masasının önünden çiftler geçmeye ve merdivenden aşağıya inmeye devam ediyorlardı. Ara sıra tekler de iniyordu. Demek ki aşağıya alınmamasının sebebi başka bir şeydi. Kalkıp gitmek istedi o anda, boşuna beklediğini anlamıştı. Ama sipariş de vermişti, kalkamazdı. O yüzden beklemeyi sürdürdü.

Garson elindeki, beyaz kremaya, mayhoş ve acı kokulu bir çikolata sosuna bulanmış, etrafında rengarenk dondurma toplarının çiçek açtığı bir muz tabağı ile döndü. Kiraz tabağın büyüklüğüne şaşakalmıştı. Bunu yiyebilmesine imkan yoktu, tatlı çok fazlaydı, o rejimdeydi. Yine de bir kaşık alabilirdi, tadına bakmak için. Kaşığını usulca tatlıya sapladı. Dondurma soğukluğu ile dilini yaktı, tadı başdöndürücü güzellikteydi. Muz ağzında dağılıyordu. Çikolata harika kokuyordu.

Masasının önünden erkekler, kadınlar geçip aşağıya akıyorlardı. Su damlaları gibi. Hepsi birbirine benziyordu. Özdeş dondurma topları. Sarışın, yapılı, uzun, köşeli çeneler, kısa saç, kaslı enseler. Sert kollar. Hepsi aynı kokuyordu. Mayhoş ve acı bir çikolata kokusu, krema. Hiçbiri onu görmüyordu. Ama o hepsini görüyordu. Her yüzün tadına bakıyordu. Ağzında dağılıyorlardı. Bir süre sonra onları izlemeyi de bıraktı. Kaşık tutan elinin tatlı üzerindeki gezintisini izliyordu. Yumuşak tatlıyı kaşığı ile okşuyordu. Tatlısı biterken yüzüne ıslak bir gülümseme yayıldı. Boş tabağı işaret etti garsona. Aynısından bir tane daha yiyecekti.

Kafeden çıkınca durağa geri yürüdü. İnce bir yağmur çiseliyordu. Ortalık tenhalaşmıştı. Durak boştu. Caddenin karşısındaki duvar şimdi yapayalnız duruyordu. Yollar boş görünüyordu. Hızla geçti caddeyi. Arkasına, ışıksız yanına dolandı duvarın. Kadın işte tam buraya dayanmıştı. Avuçlarıyla duvara dayandı. Soğuk, pürüzlü ve ıslak. Duvar ona da aldırmıyordu. Film çekimindeki kadının aksine, onu izleyen kimse yoktu, yapayalnızdı. Rahattı. Ağzında çikolatalı, tatlı bir koku vardı. Avuçlarıyla okşadı, sıktı karanlıktaki duvarı. Parmaklarıyla üzerinde gezindi soğukluğunun. Islaklığını hissetti. Duvarın üzerinde kayan parmakları küçük bir deliğe takıldılar. Bir tek parmağını sivrilterek yavaşça soktu deliğe. Parmağının ucunda, deliğin içindeki kum zerrelerinin hareket ettiğini hissediyordu. İyice hızlanmıştı şimdi yağmur. Yavaşça, çok yavaşça büktü parmağını ve duvardan küçük parçalar kopup yuvarlandı avucuna, ağzından dökülen ince bir iniltinin eşliğinde.

***

Kiraz yüzyirmiyedi kiloydu ve yatağının altına uzattığı başı ile kocaman gövdesi arasında mükemmel, huzurlu bir denge yakalamıştı. Tüm odanın altını üstüne getirmişti ama aradığı şeyi ilk bakması gereken yerde, yatağının altındaki küçük bir kutunun içinde buluyordu. Sırtını yatağa dayayarak oturdu. Elinde tuttuğu kutunun içindeki taş parçalarına baktı. İki yıl önce, ailesi girdiği bunalımdan kurtulması için onu Berlin’deki kuzeninin yanına yollamışlardı. Çikolataları yemiş, likörleri içmişlerdi ama yine de geriye seyahatinin özel ve kişisel, yenmez içilmez hatıralıkları kalmıştı. Duvar parçaları. Düz yüzeylerinin üzeri sprey boya ile kırmızıya boyalıydı. Kiraz onlara baktı. Küçük, kırmızı şekerlere benziyorlardı. Bir tanesini ağzına götürdü ve diliyle dokundu. Diline yapışan küçük kum parçacıkları vardı. Kumları dişlerinin arasında çıtırtıyla ezerken elindeki kutuyu içindekilerle yere bırakıp buzdolabına yürüdü. Dolapta şeker olacaktı.

Annesi yandaki koltukta horultuyla uyurken, Kiraz bir avucunda kırmızı şekerler, diğerinde kumanda, televizyon izliyordu. Yakışıklı, çirkin, sert, güzel, kaslı, ince, yanık ve beyaz, bir sürü erkek vardı. Hepsi birbirine benziyordu. Hiçbiri onu görmüyordu, ama Kiraz oturduğu yerden hepsini görebiliyordu. Onlara bakıyor ve hepsini, onların ruhlarını, birer şeker gibi dili ve dudakları ile teker teker emiyordu. O, bu dünyanın, zamanın dışındaydı. O, gerçek bir tanrıçaydı.